Buna cevaben şunları söylemek mümkündür: Burada önemli olan “gerçekten yoktur” ifadesine odaklanmaktır. Bu içerik şu şekildedir: Olumsuz şey gerçek âlemde olumsuzdur. Örneğin “Şerîk-i Bârî yoktur” ya da “Benim torunum henüz mevcut değildir” dendiğinde bu, içinde gerçekliklerin olduğu gerçek bir dünyanın var olduğu, ancak onda Şerîk-i Bârî’nin ve torunumun mevcut olmadığı anlamına gelir. Şerîk-i Bârî ve torunum henüz o dünyanın bir parçası değillerdir. Ancak eğer olumsuzlanan gerçek dünyanın kendisi olur ve bu olumsuzlama gerçek bir varsayıma dayanırsa, bu, içinde hiçbir şeyin olmadığı gerçek bir dünyanın var olduğunu kabul ettiğimiz anlamına gelir. Yani “gerçekliğin ve gerçekliklerin, kendisinin bir parçası olduğu ve gerçeklik ve gerçekliklerin, kendisinin bir parçası olmadığı gerçek bir dünya vardır.” Bu ibare tam olarak gerçekliğin, gerçekliğin olumsuzlandığı bir kapta kabulü demektir. Dolayısıyla eğer gerçek bir olumsuzlama spesifik gerçekliklere değil, gerçekliğin kendisine yapılırsa bu durum gerçekliğin peşinen kabulü anlamına gelecektir. Bu nedenle gerçekliğin inkârı gerçek bir inkâr değil, aksine salt lafzî bir inkârdır. Allâme, bu bağlamda Nihâyetü’l-Hikme’de gerçekliğin inkârının mümkün olmadığını belirtmiştir. Ona göre eğer inatçılar garezleri nedeniyle hakkı inkâr ediyor veya onda şüpheye düşüyorlarsa, onların bu inkâr ve şüpheleri lafzidir. Dolayısıyla “gerçekten” ifadesi, gerçeklik ya da gerçekliklerden ibarettir. Neticede “gerçekten” ifadesinin kullanıldığı her yerde bir gerçekliğin olduğu söylenebilir. Buna göre Allâme’nin ikinci argümanını aşağıdaki gibi açmak mümkündür:
Bir gerçeklik vardır. (İddia)
Gerçekten de bir gerçeklik mevcut değildir. (İddianın paradoksu)
Gerçekten bir gerçeklik yoktur. (II’den)
Gerçekliği olmayan bir gerçeklik vardır. (“gerçekten” ifadesini dikkate alarak III’ten)
O halde gerçeklik vardır. (IV’ten)
Burada ilk olarak ikinci öncülde bir gerçekliğin olduğunu kabul edip, daha sonra o gerçekliği olumsuzladık. Bunu yapmasaydık varsayımımız gerçek olmayacaktı. Diğer bir deyişle ikinci öncül çelişkili bir varsayım olup, olumsuzlanmış; böylece birinci öncül ispatlanmıştır. Yine Allâme’nin argümanını, bedîhî bir ilke olan “paradoksun imkânsızlığı”yla başlatmak suretiyle başka bir şekilde açmak da mümkündür:
Ya gerçekten bir gerçeklik vardır ya da gerçekten bir gerçeklik yoktur. (Paradoksun imkânsızlığı ilkesi)
Gerçekten bir gerçeklik vardır. (Varsayım)
Gerçekliği olan bir gerçeklik vardır. (II’den)
Bir gerçeklik vardır. (III’ten)
Gerçekten bir gerçeklik yoktur. (Varsayım)
Gerçekliği olan bir gerçeklik yoktur. (V’i dikkate alarak V’ten)
Bir gerçeklik vardır. (VI’dan)
Dolayısıyla bir gerçeklik vardır. (fâsılı ayırarak I, II, IV, V ve VII’den).
Birinci öncülün munfasıla-i hakikiyye (gerçek ayrık) olduğu ve onun ikinci ve beşinci öncüllerdeki her bir bileşeninden dördüncü ve yedinci öncüllerdeki sonuçların çıkarıldığı dikkate alındığında bu munfasılanın kendisinden de aynı sonucun alındığı görülecektir. Dolayısıyla burada dördüncü ve yedinci öncüllerin sonuçlarını sekizinci öncülde tekrarladık ve onun birinci öncülün sonucu olduğunu gösterdik.
Diğer Bir Açılım
Varlık (mevcut) ya mevcuttur ya da madum.
Lakin varlık (mevcut) madum değildir. Eğer mevcut madum olursa, bu durum iki çelişiğin ortadan kalkmasını (irtifa) gerektirecektir.
Dolayısıyla varlık mevcuttur.
Varlık mevcut olduğuna göre madum değildir. Zira eğer varlık mevcut olmazsa, bu durum iki çelişiğin ortadan kalkmasını gerektirecektir.
Bu burhanda birinci öncül, munfasıla-i hakikiyye olup, onun her iki bileşeni de çelişiktir (nakız). Çelişiklerin bir arada olmalarının (ictima) ya da ortadan kaldırılmalarının (irtifa) muhal olduğu düşünüldüğünde, sonuç almak adına bileşenlerden birinin ya vazedilmesi ve böylece diğer bileşenin ortadan kaldırılması ya da birinin ortadan kaldırılıp diğer bileşeninin sonuç olarak alınması gerekecektir. Birinci bileşenin ortadan kaldırılması şeyin kendisinden olumsuzlanmasını ya da ikinci bileşenin vazı iki çelişiğin ortadan kaldırılmasını gerektireceğinden kaçınılmaz olarak ya birinci bileşenin vazı ya da ikinci bileşenin ortadan kaldırılması gerekecektir. Dolayısıyla bu iki durumdan her biri varlığı sabit kılacaktır.
Allâmenin Argümanının Nazariyelerden Bağımsızlığı