İlimlerin tasnifi ve hiyerarşisi hakikat arayışında önemli olmakla birlikte parçacı bakış açısına kapı aralamış, her bilim kendi penceresinden varlığı tanımlamış ve böylece disiplinler arası irtibat ve koordinasyon zayıflamıştır. Bu durum, tarihi süreç içerisinde daha belirgin hale gelmiş, ulum-i diniye denilince ulum-i fenniye ve ulum-i aklîyye daire dışı kalmış, akla sadece temel İslâm bilimlerinin gelmesine yol açmıştır. Böylelikle ulema ifadesi, sadece tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimler ile ilgilenen kişilere münhasır kalmış; tıp, astronomi, matematik, antropoloji, kozmografya gibi ilimlerle meşgul olanlar için ulema ifadesi yerine modern dönemde bilim adamı kavramının kullanılmasına sebebiyet vermiştir.
Din adamı ile bilim insanı profili ve algısı, 17. ve 18. asırlarda batıdaki ilmi gelişmelere paralel olarak ayrışmaya, hatta zıtlaşmaya kadar varmıştır. Bu gelişmelerden etkilenen İslâm dünyasında ulema dinî ilimler sahasına, bilim insanı ise tabiat ve pozitif bilimlere indirgenmiş ve her iki sınıf arasında bilgi alış verişi ve uzlaşmacı tavır zedelenmiştir. Dolayısıyla her iki cenah arasında adı konulmamış bir taassup ve alan hakimiyeti sürecine zemin hazırlanmıştır. Bu durum mikro-makro düzeyde din algısını da etkilemiştir. Ulemanın dinî ilimler sahasına indirgenmiş olması, tenzîlî ayetler üzerine yoğunlaşılmasına ve kevnî ayetlerden ve bu ayetlerden ortaya çıkan tabiat ilimlerinden uzak durulmasına sebep olmuştur. Algısal düzeydeki bu anlayışa göre din, olgusal düzeyde kozmostan üretilen bilimler ile ilgilenmez. Böylece din ile kâinat; din ile varlık ve din ile estetik arsındaki diyalektik yeterli düzeyde kurulamamıştır. Binaenaleyh varlık âleminin temel sorularına cevap veren ve hayatın her yönüne dair bir anlam üretmesi gereken din, adeta belli bir alanla sınırlandırılmış böylece seküler bilim anlayışına da davetiye çıkarılmıştır.
Kur’an’da Allah’ın varlığına, birliğine, ilim ve kudretinin her şeyi kuşattığına, mikro seviyeden makro düzeye kadar varlık âlemindeki bütün unsurların onun iradesi ile olduğuna dair birçok ayet bulunmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’daki kevnî ayetler, Allah’a ulaştıran birer delil olma çerçevesinde zikredilmiştir.
Bu açıklamalardan sonra Kur’an’daki ulema ya da alimûn/alimîn ifadelerinin geçtiği bazı ayetlerden hareketle (Şuarâ 197; Ankebût 43; Rûm Sûresi 22, Fâtır 28) bu kelimelerin hangi bağlamda kullanıldığını tespit etmeye çalışacağız.
Şuara Sûresi 197. ayette ulema ifadesi daha çok dinî ilimler ve kitap bilgisine sahip Benî İsrail bilginlerine yönelik bir anlam çerçevesinde kullanılmıştır:
“Şüphesiz Kur’an Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’an’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları ulemasının onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?”
Ankebût Sûresi 43. ayette el-âlimûn şeklinde çoğul formda zikredilmiştir. Bu ayetlerde Allah’tan başka şeylere inananların dünyası, dış etkilere karşı oldukça zayıf olan örümcek yuvasına benzetilmiştir. Sonraki ayetlerde bu misalleri ancak ilim sahibi insanların akledebileceği belirtilmiş devamında göklerin ve yerin belli bir amaç ve hikmet ile yaratıldığı ifade edilmiştir:
“Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan dişi örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi. Doğrusu Allah, Kendini bırakıp da yalvardıkları şeyi bilir. O güçlüdür, Hakim'dir. Biz bu misalleri insanlara veriyoruz, onları ancak bilenler (el-alimûn) akledebilir. Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. İşte bunda müminler için bir ibret (ayet) vardır.”
Rûm Sûresi 22. ayette de alim kelimesinin çoğul formlarından olan el-âlimîn ifadesi zikredilmiştir. Burada altı ayet peş peşe (وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ) şeklinde başlayarak Allah’ın kevnî ayetleri tâdât edilmiştir. İlim sahipleri, tefekkür eden kavim, ibret ile dinleyen topluluk ve akleden toplum için bu ayetlerde birer ibret olduğu belirtilmiştir. Belirtmek gerekir ki ayet ifadesi, hem tenzîlî hem de tekvînî hâdiseler için kullanılmıştır. Rûm Sûresi’ndeki bu ayetlerin muhtevasını, insanların topraktan yaratıldığı, eşler arasında sevgi ve merhametin var edildiği, göklerin ve yerin yaratıldığı, dillerin ve renklerin farklı kılındığı, gecenin istirahat ve gündüzün çalışma vakti tayin edildiği, şimşeğin çakıp gökten yağmuru indirdiği ve inen su ile yeri dirilttiği, göğün ve yerin O’nun izni ile kendi düzenlerinde durduğu ve insanların ölümden sonra dirilecekleri şeklinde sıralamak mümkündür. Ayetlerde ele alınan konular dikkatlice tetkik edilirse ilim sahiplerinin nazarlarının daha çok varlık âleminin unsurlarına çekildiği görülmüş olacaktır. Bu durum bizi ilim adamı profilinin kâinatı iyi incelemesi, bundan ibretler alması, bu unsurların her birisinin Allah’ın bir ayeti olduğu gerçeğini hatırda tutması gerektiği sonucuna götürmektedir: