Kur'an metninde çokça geçen "Kur'an" kelimesi, ister Hazret-i Muhammed'in (s.a.a) semavi kitabının adına delalet eden doğaçlama cansız isim olsun, ister Arapça "قرأ" den türemiş toplamak ve ilave etmek anlamında olsun, ister tilavet etmek anlamına gelsin, ister "okunmuş" veya "okunmaya değer" manasında kıraatın eşanlamlısı masdar olsun, her durumda Hazret-i Muhammed'in (s.a.a) semavi kitabı nazil olduktan sonra kendine özgü bir anlam kazandı ve ilk kez Hazret-i Muhammed'in (s.a.a) kitabının vasfı olarak kullanıldı. Daha sonra da bu kitap için alem oldu:
"شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ"
"İçinde Kur'an indirilen Ramazan ayı..."
Sure
Sure, Kur'an'ın بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ile birbirinden ayrılmış özel bir ayet grubunu ifade eden ve bu anlamıyla Araplar arasında tanınmayan kendine has kavramlarındandır. Kavramı ister lugat manası açısından bir şeyden arta kalmış veya kurtulmuş anlamında "سأر" den alalım, ister yükseklik, mevki, şehrin hisar ve surları anlamında "سور"den alalım farketmez.
"وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ"
"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin."
Vahiy
Vahiy kelimesinin genel olarak anlamı seri ve gizli anlatım demektir. Kur'an'da da bu lugat kullanımları vardır. Lakin Kur'an'ın kendine özgü kavramı olarak bu kelime, hiç karinesiz Allah'ın peygamberlerine mesaj iletme ve şeriat gönderme irtibatına işaret eder:
"كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ"
"Çok güçlü hüküm ve hikmet sahibi olan Allah sana da senden öncekilere de vahiy gönderir."
Levh-İ Mahfuz
Levh, lugatta, üzerine bir şey yazılabilen enli kemiğe denir. Ama kavramsal anlamıyla "levh-i mahfuz", Kur'an'ın başlangıcı ve mercei olarak isimlendirilmektedir; Kur'an'a özgü manasında Kur'an'ın Allah katındaki konumuna ve her türlü değişme ve yokolmadan korunmuş Allah'ın ilmine işarettir.
Bu kavramın benzeri, "levh-i mahfuz" veya ilm-i ilahi manasındaki birleşik kelime "ümmü'l-kitap"tır:
"يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ"
"Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır. Ana kitap O'nun katındadır."
Kaza Ve Kader
"Kader" kelimesi ölçü anlamına; "takdir" kelimesi ise ölçmek, değerlendirmek ve bir şeyi belli bir ölçüyle yapmak anlamına gelir. "Kaza" kelimesi nihayete erdirmek ve hüküm vermek (davanın kararı) anlamında kullanılır.
Takdir-i İlahi'den maksat, Allah'ın her fenomen için nicelik, nitelik, zaman, mekan ve benzeri bakımlardan tedrici etken ve sebeplerin tesiri altında gerçekleşecek bir ölçü takdir etmesidir.
İlahi kaza ile kasdedilen de bir fenomenin öncüllerini, sebeplerini ve şartlarını hazırlayarak onu nihai ve kesin aşamaya ulaştırmaktır. Bu durumda takdir, kaza aşamasından öncedir. Misal olarak ceninin nutfe, alaka ve mudga halinden tedricen kâmil bir cenin sınırına kadar izlediği tedrici süreç, onun zaman ve mekân özelliklerini de kapsayan takdir edilmiş aşamalarıdır. Onun, aşamalardan birinde sükuta uğraması, takdirinde değişiklik sayılır. Fakat kaza, tüm sebep ve şartların hazırlanması ve bir fenomenin vuku bulmasının eli kulağında olmasıdır:
"إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ"
"Bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece 'ol!' der, o da hemen oluverir."
Kur'an'ın bu kavramının özeti şudur ki, herşeyin ortaya çıkışı ilahi takdir ve kazaya bağlıdır, o olmaksızın hiçbir varlık kendine özgü şekil ve çerçeve kazanamaz:
"فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ"
"Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir."
Fıkıh Ve Tefakkuh
Fıkıh kelimesinin kökünün, yarmak ve açmak olduğu söylenmiştir. Sonraları bu kelime anlamak ve ilim manasına evrilmiştir. Ama Kur'an-ı Kerim'in nüzulünden sonra bu kelime, ilahi öğreti ve buyrukların derin bilgisi demek olan yeni bir kavramsal anlam kazandı. Kur'an'da bu mevzu şöyle geçmektedir:
"فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ"
"Her toplumdan bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli…"
Mü'min Ve İman
İbn Manzur şöyle yazar: Lugat âlimlerinden ilim ehli, imanın manasının tasdik olduğu üzerinde ittifak etmiştir. Allah şöyle buyurur: "Araplar iman ettik dediler. De ki: İman etmediniz. Bilakis deyin ki, İslam olduk." Burada müminin müslimden nerede ayrıldığını ve nerede yakınlaştığını tartışmaya ihtiyaç vardır. İslam, kanın dokunulmaz olabilmesi için Peygamber'in (s.a.a) dinî çağrısına teslim olduğunu ve bunu kabul ettiğini açıklamaktır. Eğer İslam olduğunu ilan etmekle kalpten itikad ve tasdik de birlikteyse burada iman ve İslam arasında ahenk oluşmuş demektir.