Kadı Ebubekir Bakıllani el-Temhid'de şöyle der: "İman, Allah'ı tasdikten ibarettir." Sonra şöyle ilave eder: "İman, İslam'ın hasletlerindendir. Her iman İslam'dır, ama her İslam iman değildir."
Kalbin Hastalığı
Kur'an'ın pek çok ayetinde bu tabir kullanılmıştır:
"وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُم مَّن يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كَافِرُونَ"
"Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar, "Bu sûre hanginizin imanını arttırdı?" der. Fakat müminlere gelince, aslında her inen sûre onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. Kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da murdarlıklarına murdarlık katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir."
Bozulmayı kalple ilişkilendiren bu mevzu, Kur'an'ın icat ettiği kavramlardandır. Nitekim "sağlıklı kalp" de böyledir.
Nifak, Münafık
Nifak, lugatta, alışverişe rağbet, ölüm, yerde delik gibi çok sayıda anlama gelir. Nifakın, bir yandan İslam'a girip öte yandan ondan çıkmış olması bakımından münafığın fiili olduğu söylenir. Dinî nifak, Arapların, küfrü gizleme ve imanlı görünme manasında insanlar için kullanmadıkları, İslam'ın yeni kavramıdır. Dinî inanç, nifak kelimesinin anlamı sahasında temel öğe kabul edilir. Kur'an'ın kullanımında nifak fısk ile eşanlamlı sayılabilir:
"سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِي"
"Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Çünkü Allah onları asla bağışlamayacaktır. Allah, fasık insanlara hidayet etmez."
Kur'an, insanların Peygamber'in (s.a.a) imana daveti karşısındaki tepkisini "iman", "küfür" ve "nifak"tan oluşan üç temel kategoride değerlendirir. Kur'an'ın, kitabın tamamında göze çarpan bu yaklaşımına göre insanlar tevhidî iman penceresinden "mümin" (dosdoğru inanan ve takipçi, Enfal 2-4; Tevbe 112-113, "kâfir" (hakkı kabul etmeyen inatçı, Bakara 6-7) ve "münafık" (dille ikrar eden ama kalpte inkârcı, Bakara 8) olmak üzere üç gruba ayrılırlar.
Allah Yolunda Cihad
Cehd, güç ve enerjidir. Cihad ise düşmanlara karşı koyarken güç kullanma anlamında "câhede"nin masdarıdır. İslam'da cihad, "Allah yolunda" hususiyetiyle Allah açısından bu fiilin kimliğini gösteren bir Kur'an kavramıdır:
"تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ"
"Allah'a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz sizin için en hayırlısı budur."
Huşu
Huşu, sükûnet ve yatışma, gözünü yere dikme, sesini alçaltma manasındadır. Aynı lugat anlamı Kur'an'da da kullanılmıştır (Fussilet 39), (Taha 108), (Haşr 21). Ama Kur'an'ın müminlerin sıfatı olarak zikrettiği özel kavram, onların Allah karşısındaki olağanüstü tevazusu ve boyun eğmesidir:
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ
"Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler."
Sırat-I Müstakim
Bu terkip, Kur'an'ın özellikli kavramlarındandır. Sırat kelimesinin manası ve Arapça olduğu hakkında el-Zine müellifi kelimenin aslının Arapça olduğunu belirtir ve şöyle der: "Sırat, kendi yolcusunu muhafaza eden yoldur." Ama Suyuti kelimeyi Arapçalaşmış saymayı tercih eder. Eğri, sapma içerenin karşısında dosdoğru olan demektir.
"Sırat-ı müstakim" terkibi Kur'an'da manevi anlama sahiptir, maddi yol değildir. Bazı müfessirler "sırat-ı müstakim"i ahlak, düşünce ve davranışlarda itidal kabul etmişlerdir:
"اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ"
" Hidayet eyle bizi sırat-ı müstakime.."
"وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ"
"Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle sırat-ı müstakime iletilmiştir."
Sübhan Ve Tesbih
"Sebeha"nın aslı lugatta yüzmek anlamına gelir. Daha sonra anlamı gelişerek Allah'ı zikretme, Allah'ı tüm eksiklik ve noksanlıklardan tenzih etme ve şaşkınlık manasına gelmiştir. Kur'an'ın kullanımlarında "subh" kelimesi lugat anlamında da geçmektedir:
"وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ"
"Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır."
Bazı yazarların inancına göre Allah'la ilgili tesbih, Allah'ı zikretme ve anma manasına da gelir:
"سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ"
"Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih etmektedir, O üstündür, hikmet sahibidir."
Fakat öyle görünüyor ki tesbih veya sübhan, Kur'an'da geçtiği üzere Allah'a izafe edildiğinde Allah'ı tenzih ve onu her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak tutma şeklindeki özel anlamda kullanılmış olmaktadır:
"أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ"