Mucize ve

04 December 2025 43 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 10

Örnek olarak şunu söylüyorlar: hangi delil, asanın atılmasıyla yılana dönüşmesini, nedensellik veya türdeşlik olduğunu ispat edebilir. (Subhani, 91/10: 1370)

Fahr-ur Razi daha açık bir beyan ile harik-i adet’i kabulden kaçınarak şöyle demiştir: “İlim iki kısımdır: nazari ve bedihi. Nazari ilim, bedihi ilimin teferruatıdır ve bundan dolayıdır ki, eğer nazari bir ilim, bedihi bir ilmi iptal etmeyi gerektirirse, bunun manası tali olanın asıl olana muhalif olmasıdır ki, bu da imkansızdır. Bu beyandan anlaşılmaktadır ki, nazari ilimler, bedihi ilimlerde bir halel, eksiklik meydana getiremez. Şu halde bedihi ilimlerin ne olduğunu görmek lazımdır. Biraz derin düşündükten sonra anlaşılacağı üzere, bedihi ilim, insanlar için kendiliğinden kati ve doğru olan, sıhhat ve kabulünde delile ihtiyaç olmayan ilimdir. Tıpkı “Küll (bütün), cüz’den (bütünün bir parçası) daha büyüktür”, “İki zıttın bir araya toplanması imkânsızdır” vb… Bu mukaddimeden sonra, şöyle söylenebilir, insanın yaratılış süreci dışarıdan gözlemlendiğinde, daha önce ana rahminde olduğu bilinmektedir ve ana rahminden dünyaya gelmiştir, çocukluk merhalelerini geçtikten sonra, gençliğe ulaşmıştır. Eğer bir kimse böyle olmadığını, bir anda meydana geldiğini, zekâ sahibi olduğunu ve kemale erdiğini söylerse, akıl bu söylenenlerin tersine hüküm verecektir. Aynı şekilde bir kimse, deniz ve kaynak sularının süte dönüşmesinin ya da dağın saf altın olmasının mümkün olduğunu söylerse, herkes bu söylemde bulunan kimseye delilik isnat edecektir. Şu halde akıl, açıkça bütün âlemdeki olayların, önceden belirlenmiş kanunlar ve yürürlükteki adetler çerçevesinde gerçekleştiği yönünde hüküm vermektedir, bunun tersinin gerçekleşmesi durumu, bedihiyet ve açıklığa muhaliftir.

Mevakıf’ın şarihi bu doğrultuda şunları söylüyor:

Doğaüstü olayların (mucizenin) mümkünlüğü nübüvvet ve nübüvvet dışındakiyle ilgili kaide ve kurallarının ihlal ettiği (kabul görülmesi) apaçıktır. Zira mucizenin mümkünlüğü kabul görülürse farklı zamanlarda şer’i hükümlerin getiricisi, nübüvveti mucize ile sabit kılınmış kimseye mümasil ve kendisinden hükümler talep edilen şahıslar, üzerinde bulunduğun dinin dışında birilerinin gelmesini mümkün kılınacak gibi uyumsuzlukları ve yaşam nizamına ters daha başka olumsuzluklara sebep olur.

Taftazani de mucizeyi inkar edenlerin şüphesini şu şekilde dile getiriyor:

Olağan üstü olaylarının mümkün bilinmesi safsatadır. Zira eğer mucize mümkün olursa dağın altına, denizin yağa ve üzerinde mucize zahir olmuş nübüvvet iddiasında bulunan kişinin başka bir şahsa dönüşmesi gibi muhaller de olanaklı olacaklardır. Mucizenin gerçekleştiği ispatlansa bile mucizeyi görmeyenler için ispatlanması olanaksızdır. Zira (mucizeyi) görmeyenler için ispatlanmasının tek yolu tevatür ile nakledilmesidir. Tevatür yolu ise yakini gerçekleştiremez. Zira tevatür silsilesinde yer alan bireylerinin her birisine yalancılığın isnat edilmesinin mümkün oluşu, silsilede yer alan bütününe isnat edilmesinin mümkünlüğüne sebebiyet verir.

Bu sözlerin tahlili bize, mucize olgusunda iki tutarsızlığı işaret etmektedir.

1-İllet’in malul olduğunu gösterir, tıpkı hazreti Salih’in (a.s) mucizesi (kayadan deve yavrusunun çıkması), ve hazreti İsa’nın (a.s) doğumunda vuku bulan bir kadının, bir erkek olmaksızın hamile kalması mucizesi gibi.

2- Aralarında türdeşlik olmadan malulün bir illetten doğması; tıpkı bir dokunuşla ölünün dirilmesi (Ben-i İsrail’in inek hikâyesinde) ve Hazreti İbrahim’in (a.s) ateşe atıldığında ateşin soğuk olması mucizesi gibi.

Bu şüphelerin ileri sürülmesi, mucizeye inananları cevap noktasında üç gruba ayrılmıştır:

Birinci grup: nedensellik kanununun tarafında yer almışlar ve mucizeleri tevilden aciz kalmışlar ve tıpkı Ebu Bekir Razi (vefatı 251 hk.), İbn Ravendi (vefatı üçüncü yüzyıl hk.) gibi, Muammer bin İbad (vefatı 215 hk.) ve Mutezileden bazıları gibi, Seyyid Ahmed Han Hindi ve Ahundzade taraftarları gibi onları inkar yoluna gitmişlerdir. (Kadridani Kara meliki, 154:1381)

İkinci grup: mucizenin gerçekleşmesi tarafında yer almışlar ve insan aklının ulaştığı ve oluşturduğu kanunlara itibar etmemişlerdir. Ehli hadis ve Eş’ariye, Allah’ın tevhid-i ef’alisi görüşünü savundukları için, Allah’tan başkasının, etki etmesini, sebep olmasını ve işin ondan başkasına isnad ve yönlendirilmesini reddetmişlerdir. Sonuç olarak, nedensellik ve sebepler kanununu inkar etmektedirler ve mevcudatın etki etmesini gönül ve can gözüyle müşahede etmektedirler. Tıpkı güneşin ateşi ve ışık saçması vb. gibi… olayları “Adetullah” olarak nitelendirmektedirler.

Bunlar Allah Teâla’nın kendi koyduğu kanunlardır. Bizim görüşümüze göre, bu kanunların aksine bir işin yapılması mümkün değildir; ancak Allah açısından, bu kanunların kanun oluşu, onun istek ve iradesine bağlıdır. Allah’ın bu şekilde olmasını istemediği an, bu şekilde olmayacaktır, mucize de Allah’ın işidir. (Mutahhari, 434:1420)

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar