Mucize ve

04 December 2025 43 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 10

b) Müşriklerin Peygamber’den mucize olarak istedikleri şeylerden bazıları zaten imkânsızdı ve Allah’ın istek ve iradesi imkânsız olan şeylere taalluk etmemektedir. Tıpkı Allah’ı göstermek, melekleri insanların gözleri önüne getirmek yahut gökyüzünü onların başına geçirmek gibi, bazı diğer istekler de, pınarlar fışkırtması yahut Peygamber’in bağ ve hurma bahçelerine sahip olması gibi nübüvvet iddiasının ispatına bir deli olamazdı. (Rabbani, Gulpeyegani,:77)

c) Mucize hakikati görmek isteyen ve nübüvvetin doğruluğundan şüphesi olan kimseler için Peygamber’in mucize göstermeye izni vardır. Ama Peygamber her istenilene anında cevap vermek zorunda değildir. Peygamber mucize üretme fabrikası kurmamıştır.

d) İstekte bulunanlardan bazıları, olaya ticari olarak bakmaktaydılar ve “sana iman edelim” demiyorlar, “senin için iman edelim” diyorlardı. Yani sen bizim için bir şeyler yap, bir nehir, bir bağ, bahçe vb… bunun karşılığında biz de senin için iman edelim… (Mutahhari A.g.e: 442)

e) Diğer bazılarının ise iman etmeye ve hidayet olmaya niyetleri yoktu ve böylesi istekleri inatlarından ve problem yaratmak içindi. Bu yüzden şöyle diyorlardı: “Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız…”

Onların diğer delilleri de şuydu ki; Kur’an-ı kerim birçok yerlerde, ilahi sünnet ve kanunları değişimi ve dönüşümü olmayan sünnet ve kanunlar olarak tanıtmıştır: “Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” İnsan bir erkek ve bir kadından ve özel bir şekilde doğmalıdır ve bu değişim kabul etmez bir sünnettir. Hz. İsa’nın (a.s) doğumu bu sünnete aykırıdır.

Bu söylem de, İslam âlimlerinin verdiği cevaplarla doludur: Kur’an’daki sünnet meselesi, ilahi adaletle, kulların yükümlülükleri, ödül ve cezalarıyla ilgilidir. Yani, Allah Teâla kötü amel sahiplerine ceza vermemezlik edemez. (Mutahhari A.g.e: 438) mucizenin doğuşu akli kanunlar esasına göredir ve beşerin bildiklerinin ötesinde illetlerden kaynaklanmaktadır, bunun kendisi bile ilahi sünnetlerdendir. Allah’ın değişmez ilahi sünneti, durumun gerektirmesi halinde, malulleri tabiat ötesi bir şekilde meydana getirmektedir. Bu tarz bir düşüncenin ne şekilde ve hangi etkenle meydana geldiğini şöyle tahlil edebiliriz:

His ve tecrübeye dayalı yeni materyalist medeniyet, bütün ehemmiyet ve önemi hissi ve maddi öğretilere yöneltmiştir, bu durum bir kısım İslam alimini şaşkınlığa düşürmüştür, öyle ki kendilerini ilahi dinlerin asli temelini oluşturan gaybe iman ile maddi medeniyetin kazanımları arasında sıkışmış olarak görmüşlerdir. Bir yandan hissi ve tecrübi olmayan meseleleri inkar etmeye cüretleri olmamıştır, çünkü Müslümandırlar ve öte taraftan ise meleklerin ve cinlerin varlığını, gaybi işleri ve mucizeyi açıklamaya da cüret edememişlerdir. Bu yüzden bu dar boğazdan kurtulmak için tevcih etmek yoluna gitmişlerdir. Şeyh Muhammed Abduh, Menar tefsirinde, Tantavi, Kitabu Cevahir’de ve bu iki kişinin talebeleri de bu gruptandırlar. (Subhani, A.g.e. 80/2)

3- Mucizenin Tanımlanmayan Tabii İlletlere Dayandırılması:

Nedenselliğin aslı tüm yaratılışta hâkimdir ve bütün maddi fiil ve edimsellikler, tabii illetlerle sınırlıdırlar. Mucizeyi getirenin diğer kimseler karşısında, tabii illetler silsilesi ve meçhul ile olan tanışıklığı ve hâkimiyeti vardır, mucize gösterdiğinde ve bu kanunların gerçekten yıkılması anlamına gelmez, mucizeyi gören gözlerin asli illete aşina olmamalarından dolayı öyle görünür.

Nedensellik kanununa göre, her malulun bir illeti olmak zorundadır; ancak hiçbir zaman tek başına illet söz konusu değildir ve çeşitli illetlerin ve bu kapsamdaki şeylerin mümkünlüğü de ortadan kalkmamaktadır. Mesela, beşer çok eski zamanlarda, sıcaklığı güneş ışınlarının malulu (sonuç) olarak biliyordu; ama sonradan araştırmacı ve deneyci akıl, ateşi buldu, sürtünmeden meydana gelen tepkimeyi ve atom enerjisini buldu ki, bunların hepsi sıcaklığın illetidirler. Şimdi mesela tabii ve genelin anlayabildiği bir yol ile asanın yılana dönüşmesi için asanın toprağa dönüşmesi, topraktan bitkinin yetişmesi ve bu bitkiyi hayvanların yemesi silsilesinde olur, ikinci yol ise, direkt ve çabuk bir şekilde başka bir yöntem ile yılana dönüşmesidir.

Bu düşünce daha çok batı kelamcıları arasında yaygındır ve o da tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’deki ilginç mucizelerin ispatı için ortaya atılmıştır.

Tabii ve deneysel gelenekten gelen İngiliz filozof Estelle irfanın hakkaniyetini kabul etmiş ve şöyle demiştir:

Biz mutlak alemde olmadığımız sürece, alemdeki bütün tabii kanunları en küçük zerresine kadar bildiğimizden emin olmadıkça meydana gelen akıllara durgunluk veren, fevkalade ve tabii kanunları geçersiz kılan olaylar karşısında yeterli delil ve yetkinliğimiz yoktur çünkü bizim habersiz olduğumuz gizli bir kanun olabilir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar