Üçüncü grup: Nedenselliğin aslını ve mucizenin gerçekleştiğini kabul ederek, bu iki konunun birbiriyle çelişmediğini izah ediyorlar. Genellikle İmamiye Şia’sı ve Mutezile arasında taraftarı olan bu düşünce, birçok yönüyle açıklamaya sahiptir, bunların her birine sırasıyla işaret edeceğiz.
1- Mucize, Allah’ın Vasıtasız Fiili (Fiili Mübaşir):
Nedensellik kanunu insanların ve eşyaların bulunduğu alan için geçerlidir ve nihayetinde Allah’ın vasıtalarla gerçekleştirdiği işlerin kapsamına girerler. Ama Allah’ın vasıtasız yaptığı işlerde, bizzat kendisi sahneye çıkmaktadır, artık hiçbir şeyin ona karşı koymaya gücü yetmez. İmamiye kelamcılarından bir kısmı, mucizeyi Allah’ın direkt olarak yaptığı bir iş ve nedensellikten ari olduğuna inanırlar.
Şeyh Tusi şöyle diyor:
“… ve Allah’ın ilginç ayetlerinden (mucizelerinden) biri de her bir kabilenin kendi kaynağından içmesi için taşlardan İsrail kabilelerinin adedince su fışkırmasıdır…” (270/1: 1409)
Seyyid Murteza da aynı metin ve örneği vermiştir. (329:1411) Verdiği örnekten de, mucizede harikuladelikten murat edilen şeyin mevcut tabiat kanunlarının ortadan kalması olduğu çok iyi anlaşılmaktadır. Bu bakış açısına göre, sebepler nizamı ve nedensellik vb. gibi külli ve akli kanunlar, varlıklar ve tabii etkenler için geçerlidir. Dünyada tabii ateş olmadan sıcaklığın olması mümkün değildir ve aynı şekilde eğer Allah Teâla bitkileri yeşertmek, tabiatı canlandırmak isterse, yağmur göndermek zorundadır. Ve eğer bir insanın canını alacaksa, hazreti Azrail’e emir vermelidir.
Ancak Allah Teâla bir işi doğrudan kendisi yapmak isterse, hiçbir şey buna karşı koyamaz, mukaddimeye, sebebe ve adete de gerek yoktur. Mesela, harikulade olması gereken mucizede, Allah Teâla su olmadan ateşin sıcaklığını yok edebilir, taşın içinden su akıtabilir ve kayanın içinden deve yavrusu çıkarabilir.
Bu açıklamanın sorunlu yönleri: Eğer kanunların Allah tarafından ihlal edilip ortadan kaldırılmasından murat edilen şey, biz insanların bilinen tabiat kanunları ise, Allah Teâla tabii olarak görülmeyen, ya da tabiatüstü illetler ile yaratılış âleminde tasarruf eder ve mucizeyi yaratır sözü, kabul edilebilir bir sözdür. Lakin bu Allah’ın vasıtasız yaptığı işlere has bir şey değildir ve eğer murat edilen şey, malullerin, mucizelerin ve hadiselerin oluşumunda, hiçbir illetin olmadığıysa bu söz geçersizdir.
2- Mucizelerin Tevili:
Nedensellik kanunu ve sebepler nizamı, her şeyi kuşatmış, tabiatı kapsamış ve bütün mevcudata hâkimdir ve hiçbir konuda istisna kabul etmemiştir. Âlemdeki etki ve tepkileri kendisi bir kanun esası üzerine bina eden bir Allah, neden ve nasıl bu nizamı bozabilir.
Bu grup mucizeyi inkâr etmiyorlar; lakin mucizeleri tevil ediyorlar. Yeni Kelam’da var olan konular gibi, din jargonunu sembolik olarak görüyorlar ve hermeneutik (yorumsama) konularla onun üzerini örtüyorlar. Bu tarz düşüncenin Gazali döneminde bile taraftarları vardı öyle ki, mucizenin tevili konusuna bile el atmışlardı. Gazali bu grubun asl-i illiyet konusundaki çalışmalarından bahsetmiş ve devamında, bu şekilde algılamanın, mucizenin ve harikulade’nin ispatında bazı sorunlar oluşturduğunu açıklamıştır. (Gazali, Tarihi belli değil, 335)
Üstat Mutahhari’nin deyimiyle, bunlar mucizeyi saygılı bir şekilde inkar etmişlerdir. (432:1420)
Onlar kendi iddialarına kanıt olarak iki delil öne sürmüşlerdir: birincisi, insanlar Peygamberden bir takım mucizeler istemişlerdir, ancak peygamber sadece ve sadece onlar gibi bir beşer olduğu için, mucize göstermekten kaçınmıştır. Yani onun mucizeleri sıra dışı ve adetlerin hilafında mucizeler değildi.
And olsun, bu Kur’an’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler. Dediler ki: ‘Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.’ De ki: ‘Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım? (İsra Suresi 89 – 93)
İslam alimleri bu şüpheler karşısında çeşitli cevaplar vermişlerdir:
a) Beşer hayatında, Allah Teâlâ’nın süregelen hakimane sünneti, insanların çalışarak yeme ve içme ihtiyaçlarını karşılamaları ve bu sayede nefislerin kemale ulaşmasını ve terbiye edilmesini sağlamak şeklindedir. Bununla birlikte eğer peygamberin kavmi, rahatlıkları için bir pınar fışkırtmasını istemişlerse, böylesi bir isteğe cevap vermek ilahi sünnet ile çelişmektedir. (Subhani 83/2:1411)