Bu tarz düşünce, mucizeleri sebepler nizamına uygun hale getirmeye ve onların akıl dışılığını ve akıl ile çatışmasını en aza indirgemeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda düşünen Avrupalı araştırmacılar diyorlar ki, ilmi araştırmaların çerçevesi olabildiğince genişletilmelidir, olmasının imkansız olduğuna inandığımız şeyler bu sayede ispatlanacaktır. (Subhani, 71/2:1375)
Bu gerekçelerin cevabı çok açıktır, evvela maddi tabii illetlere, delilsiz belki tam aksini gösteren delillere dayanmak, tabii olmayan illetlere dayalı, olağan üstü şeylerin görülmesi ve varlığı, bu konunun doğrulayıcısıdır. İkinci olarak; tecrübi ilimler, bize maddi olayların illete ihtiyacı olduğunu söylemektedir, ama bu illetin özel yahut sadece maddi illet olması gerektiğine dair bir delil yoktur. Başka bir deyişle, tabiat ve madde ötesi illetleri yok sayamayız, eğer tecrübi ilimlerin faaliyet dairesi madde âlemi ise, hiç şüphesiz yargılama ve hüküm verme dairesi de aynıdır.
Bazıları İbn Sina’nın olağan üstü işleri, sebepler nizamı esasına göre açıkladığı İşarat kitabına baktıklarında, İbn Sina’nın resmi görüşünün maddiyattaki sebepleri ve illetleri bilmekle sınırlı olduğunu ve neticede mucizelerin de tabii illetlere dayandığına inandığını, ancak bunların henüz keşfedilmediği yönünde olduğunu düşünmüşlerdir. (A.g.e. 76)
Şu halde, o sadece ariflerden sadır olan harikulade işleri açıklamak, tahlil etmek ve tabii göstermek adına bunları söylemiştir, yoksa Enbiyaların gösterdikleri mucizeleri de kapsayacak şekilde harikulade işlerin mutlak manada gerekçelendirmek ve açıklamak kastıyla değil. İşarat kitabında baştanbaşa, harikulade işleri ve bu bağlamda peygamberlerin mucizelerini mutlak anlamda gerekçelendirmek ve tabii göstermek iddiasında bulunulmamıştır. Her ne kadar İbn Sina kelamını şerh eden, Muhakkik Tusi, birkaç konuda evliyaların harikulade işlerine işaret etse de, ne şerhinde, ne de metinde bütün mucizelerin ve harikulade işlerin tabii ve görülebilir bir menşei olduğu iddia edilmemiştir. Aynı şekilde “zikrul vech fi zuhuril ğaraib anil arifin” başlığı altında vermiş olduğu bölümde işlenen konu da irfan ve arifler üzerinedir.
İbn Sina son bölümlerde bulunan onuncu yöntemde, keramet ve mucizelerin Enbiyaların kendilerinden kaynaklanan şeyler olduğunu açıklamış, ancak sihirler (sihirbazlık ve göz yanıltma) madde ve tabiattan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte sadece maddi menşei olan harikalar ile maddi sebepler ve illetler dışında yahut madde ötesinden kaynaklanan harikalar arasında, zatı itibariyle, temelde fark vardır. Özellikle de enbiyanın nefisleri, irade ve ruhi özelliklerden müteşekkil olup, bunlar maddi ve tabii illet türdeşinden değillerdir.
4- Tabii İlletlerde Yayılma ve Hâkimiyet
Bazı kelamcılar, nedenselliğin aslını ve mucizelerin illetlere dayandığını kabul etmekle beraber, illetlerin genişliği konusuna girmişlerdir. Bu varlıkta üç tür illetin olduğunu göstermek içindir:
a)Bilinen tabii illetler
b)Bilinmeyen tabii illetler
c)Tabiatüstü illetler
Mucizeler son iki illete dayanmaktadır. Gazali sebepler nizamı ile harikulade işlerin ve mucizelerin gerçekleşmesini bağdaştırmak için, bazı yöntemleri önermektedir. Bunlara örnek olarak; ateş peygamberin bedenini yakmıyor, bunun sebebi ateşin ya da peygamberin bedeninin değişime uğramasıdır ve böylesi bir şeyi yapmak Allah’ın kudretinin dışında değildir. Sonra mucizenin meydana geliş sürecini başka bir açıdan açıklayarak şöyle diyor, tabiattaki değişim çok uzun olduğundan ilahi kudret çok kısa bir zamanda tecelli ediyor. (Bkz.: Gazali, Tarihi belli değil: 246)
Asa ve yılan her ikisi de uzun yıllar öncesinde topraktan oluşmamışlar mıydı? Elbette bu milyonlarca, belki de yüz milyonlarca yıl sürmüş olabilir, neticede mucize, yıllar boyu sürecek olan o merhaleleri bir anda ve çok kısa bir zaman zarfında meydana getirir. (Mekarim Şirazi, 182/13:1364)
Şayet merhum Mutahhari’nin sözü de bu gerekçelendirmeye dayanmaktadır: “mucize, kanunun kanuna hükmetmesidir, bir kanunun iptal edilmesi değil.” (447: 1420)
İslam’ın hikmet sahibi insanları, tabii illetlerin peygamberlerin ve keramet sahibi kimselerin irade ve nefislerinde yerleşmesini, Allah tarafından izin verilmiş olan enbiyanın tekvin üzerindeki tasarrufunu, mucizenin akli tasvir ve kabul edilebilirliği projesini çizmek için uğraşmışlardır.
Sadr-u Müteellihin (Molla Sadra) bu mevzuda şöyle diyor:
Bazı ilahi nefislerin, sanki bütün alemin nefsi gibi olup, böylesi bir kudrete sahip olmalarına hayret etmemeliyiz. Bunlar öyle nefislerdir ki, bedenlerinin onlara itaat etmesi gibi, alemdeki unsurlar da ona itaat ederler ve her ne kadar soyut akıl ile benzerlik gösterirlerse de, güçleri ve alemdeki tasarrufları da o kadar çok olur. (618: 1420)
Bu nazariye, bu konudaki eleştiri ve sorunlara bir ölçüde uygun cevap vermektedir. İki önemli varsayım daha vardır ki, bu nazariyenin daha sağlıklı ve güçlü hale getirmektedir.
Birinci varsayım, beklentilerin ötesindeki işler üzerinde, nefis ve iradenin etkisinin ispatıdır.