Sühreverdî’nin insan nefsi vesilesiyle Vâcibü’l-Vücûd’u ispatladığı başka bir burhanı da vardır. İnsan nefsinin hâdis olmasını orta terim kıldığı bu burhanında Vâcibü’l-Vücûd’un zâtını şu şekilde ispatlar: İnsan nefsi bedenin hudûsu ile hâdistir. Bu yüzden Mümkinü’l-Vücûd’dur ve bütün mümkün varlıklar illete muhtaçtır. İllet ma’lülünden daha üstün ve daha mükemmel olduğundan insan nefsinden daha düşük bir mertebede yer alan cisim veya cismi olgular nefsin illeti olamaz. Nefsin illeti ya Vâcibü’l-Vücûd’un kendisidir veya başka bir mümkün varlıktır. Bu mümkün varlığın da illeti başka bir mümkün varlık olursa teselsüle neden olur. Teselsül de batıl olduğundan mümkün varlıklar silsilesinin mümkün olmayan bir varlıkla yani Vâcibü’l- Vücûd ile son bulması gerekir.[19]
Sühreverdî’den sonra şarihleri olan Şemsüddîn Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezurî (ö. 687/1288)[20] ve Kutbüddîn Mahmûd b. Mes’ûd Kazerûnî Şîrâzî (ö. 710/1311)[21] Sühreverdî’nin nefs delillerini şerh etmişler ancak her iki şarih de Vâcibü’l-Vücûd’un nefs vesilesiyle ispatlayacak yeni bir burhan dile getirmemişlerdir.
Sühreverdî’den sonra nefs vesilesiyle Vâcibü’l-Vücûd’un zâtını ispatlayan bir diğer filozof Molla Sadrâ’nın üstadı Mîr Dâmâd’dır. O, nefsin kuvveden fiile doğru hareketini orta terim kıldığı bu burhanında Vâcibü’l-Vücûd’un zâtını şu şekilde ispatlar: Hiçbir şey kendi zâtını kuvve/potansiyel olmaktan çıkaramaz. Aksi durumda hiçbir zaman kuvve/potansiyel olmayıp her zaman bilfiil mevcut olması gerekir. Eğer bir şey kendi zâtı vesilesiyle bilfiil varlık kazanırsa o şeyin zâtının kendisinden daha yetkin olması gerekir. İnsan nefsi de dış bir etken olmadan kuvve mertebesinden çıkıp fiil mertebesine ulaşamaz. Bu yüzden beşerî nefs ile irtibatlı ilâhî feyzi ulaştıracak birinin olması gerekir. Nefsi kuvve mertebesinden üstün mertebelere doğru çıkaracak bu varlık heyûlâî infiallerden ve kuvveden beri olan kudsî akıldır. Kudsî akıl da ilâhî izin ile suret bahşeder. Dolayısıyla nefsi kuvve/potansiyel olmaktan çıkararak varlık kazanmasını sağlayan hakiki feyiz verici Vâcibü’l-Vücûd’dur.[22]
3. Molla Sadrâ’da Nefs Burhanları
Felsefe tarihinde Sühreverdî ve Mîr Dâmâd’tan sonra nefs vesilesiyle Vâcibü’l-Vücûd’un zâtını ispatlayan bir diğer filozof Molla Sadrâ’dır. Molla Sadrâ kendisinden önceki filozofların da etkisiyle nefs vesilesiyle üç farklı burhan dile getirmiştir. Bu burhanlardan biri Batlamyus’un astronomi hakkındaki görüşleri çerçevesinde dillendirilen felekî nefs burhanıdır. Ancak yukarıda da açıklandığı üzere Batlamyus’un astronomi hakkındaki görüşlerinin yanlışlığı ispatlandığı için Molla Sadrâ’nın bu burhanı burada açıklanmayacak, diğer iki burhanı aşağıda incelenecektir.
3.1. Nefsin Tekâmül Burhanı
Molla Sadrâ nefs vesilesiyle Vâcibü’l-Vücûd’un zâtını ispatladığı ilk burhanında nefsin kuvveden fiile yani heyûlânî akıldan bilfiil akla doğru hareket etmesini orta terim kılar. Molla Sadrâ’ya göre insan nefsi akli kemale ulaşmak için hareket halinde olan melekutî bir cevherdir. Bu melekutî cevher ilk günden itibaren bilfiil akıl olmasa da akli formları algılama yeterliliğine sahiptir ve bazı merhaleleri aşarak akli algıları idrak ettikten sonra bilfiil akıl olur. Nitekim hepimiz bir zamanlar bilmediğimiz şeyleri daha sonra öğrendiğimizi biliriz. Eğer nefsimiz bunları bilme potansiyeline sahip olmasaydı hiçbir zaman bunları bilemezdik. Ancak bu potansiyel kendi kendine bilfiil varlığa dönüşmez. Dış bir etken onu kuvve olmaktan çıkarıp bilfiil varlığa dönüştürebilir. İnsan ta’akkulunun fiiliyat sebebi ve bu kemali bahşeden dış etken, söz konusu kemalden ari olamayacağı kaidesine binaen kendisi de bilfiil mevcut olmalıdır. Aksi halde kendisi de bilfiil mevcut olmak için başka bir dış etkene muhtaç olacaktır. Her etken veya illetin başka bir etken veya illete muhtaç olması teselsüle neden olur. Teselsül de batıl olduğundan ta’akkul sebebi varlık kuvveden uzak salt mücerret akıldır. Bu mücerret akıl ya bizzat vaciptir veya bizzat mümkündür. Eğer bizzat vacip olursa istenilen hâsıl olur. Ama eğer bizzat vacip olmazsa nedensellik ilkesine göre bizzat vacip varlıkla son bulması gerekir. Bu vesileyle istenilen hâsıl olur. Yani Vâcibü’l-Vücûd’un zâtı ispatlanır.[23]
Bazı kimseler nefsin mücerret olmasından ötürü bu burhana karşı çıkmışlardır. Bu kimselere göre mücerret varlıklar kendileriyle uyumlu bütün olası kemallere bilfiil sahiptirler ve kuvveden fiile doğru hareket etmezler. Ancak kendileriyle uyumlu kemallere bilfiil sahip olmayan maddi varlıklar olası kemallere sahip olmak için kuvveden fiile doğru hareket edebilirler. İnsan nefsi de mücerret olduğu için kuvveden fiile doğru hareket etmez. Dolayısıyla bu kimselere göre bu burhan nefsin kuvveden fiile doğru yetkinleşmesi esas alınarak açıklandığı için yanlıştır.