Taberî'nin İlmî ve Kültürel Şahsiyeti

04 December 2025 45 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 10

Tarihsel olarak İslȃm'ın ilk yüzyıllarında başlıca birkaç akımdan söz etmek mümkündür: Bunlardan ilki, Hz. Ali (a.s.)'ye ilgisinden ta gulata kadar, İmamiyye, Zeydiyye ve İsmailiyye'nin de içerisinde yer aldığı, bütün eğilimleri içinde barındıran Teşeyyü'dür.

İkincisi, Sıffîn savaşının sonlarında ve Nehrevan savaşı sürecinde şekillenen Haricîlik'tir.

Üçüncüsü, birinci yüzyılın sonu ve ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan Mürcie'dir. Mürcie, daha çok Hz. Ali-Osman ilişkisini ele almış ve büyük günah işleyenin durumu gibi konularda görüş ileri sürmüştür.

Dördüncüsü, mezhebî akım, sonraları Ehlisünnet olarak bilinen Osmaniyye veya Emeviyye mezhebidir. Bu mezhebin inanç esasları Muâviye iktidarınca ve ona bağlı Zührî, Ebu'l-Zenâd vb. âlimlerce desteklenmiş ve yayılması sağlanmıştır.14

Bu mezhep, Cahiz'in el-Osmaniyye başlıklı kitabında savunduğu mezheptir. Gerçi Cahiz, muhtelif mezheplere gönül vermiş, ancak hiçbirine bağlı kalmamıştır. Cahiz bu kitabında, Allame Seyyid Mehdî Ruhanî'nin de hatırlattığı gibi, Osman'ı savunmayı amaçlamamıştır -kitabın yalnızca iki yerinde Osman'ın adı geçer. Amacı, Emevîler döneminde halkın genel inancı olan Osmanîlik mezhebinin inanç esaslarını ve görüşlerini savunmaktır.15

Bu inanç esaslarının başında, halifeleri işbaşına geliş sıralarına göre faziletli kabul etmek ve Hz. Ali'yi halife olarak kabul etmemek gelir. Bu inancın sonu, Nasıbîliğe varır.

Öte tarafta Iraklı, Hicazlı ve İranlı birçok fakih ve muhaddis Osmanî mezhebini kabul etmiyor ve Hz. Ali'nin faziletlerine inanıyordu. Sırf bu inanç, onları Şiî addetmek için yeterli bir sebepti. Bugün ricâl/biyografi kitaplarında dönemin düşünsel tavrının göstergesi olan “Şiîlik eğiliminde” olmakla itham edilmiş yüzlerce âlime rastlamak mümkündür. Çünkü Osmanîler, Hz. Ali hakkında küçücük bir fazilet inancına sahip olan, içindeki Ali muhabbetini izhar eden herkesi Şiî, hatta Râfızî addediyordu.* Buna karşın ricâl kaynaklarında karşılaşılan “Osmanî idi”16 ifadesi, Şia'ya muhalif olmanın, aslında Hicrî ilk iki yüzyılda halkın çoğunluğunun mezhebine mensubiyetin göstergesidir.

Önceleri Basra'da ortaya çıkan, sonra Bağdat'ta yoğunlaşan Mutezile, Cemel savaşının ardından Osmanîliği benimsemiş ancak bir süre sonra Basra'daki Mutezilîler arasında Şiîlik alametleri görülmeye başlanmıştır.17 Bunun sebebi Mutezile'nin akılcı tutumudur.

Öte yandan Bağdat Mutezilesinde Şiîlik izleri daha belirgin ve güçlüydü. Bunun en açık örneği Ebu Cafer İskafî ile oğlu İbnü'l-İskafî'nin görüşleridir. İbnü'l-İskafî el-Miyar ve'l-muvazene18 adlı kitabında dönemin tartışmalı güncel konuları hakkında görüşlerini beyan etmiş, ezcümle Hz. Ali'nin diğerlerinden faziletli olduğunu açıklamıştır. Ebu Cafer İskafî de Cahiz'in el-Osmaniyye'sine bir reddiye kaleme almıştır.**

Üstad Allame Ruhânî, İbn Saad'ın Tabakatü'l-kübra'sını mütalaa ettikten sonra Ehlisünnet nispetinin Hicrî 150 yılına kadar kimse için kullanılmadığını fark ettiğini söyler. Daha sonra, büyük bir ihtimalle Hicrî 200 yılından itibaren Ehlisünnet kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu bakımdan, Osmanî ruh hȃlinden dönüş anlamındaki yeni kullanımıyla Ehlisünnet kavramı Hicrî üçüncü yüzyılın başlarında yaygınlaşmaya başlamıştır.

Bu, kişisel inançları, daha sonra kazandığı anlamıyla Ehlisünnet'in inanç ilkelerine benzerlik gösteren çok sayıdaki fakih ve muhaddisin varlığını inkâr etmemizi gerektirmez. Burada üzerinde durulması gereken, Cahiz'e kadar (öl. 255) toplumun çoğunluğunun onun kitabında savunduğu Osmanîlik inancını benimsediğidir.

Hicrî üçüncü yüzyılın başında, Memun'un hilafetinin başlamasıyla eşzamanlı olarak Şiîlik yayılmıştı ve o dönemde artık Ehl-i Hadîs ve Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak ortaya çıkan Osmanîlik darboğaza girmişti. Memun'un, Kur'ân'ın yaratılmışlığı düşüncesini kabullendirme girişimleri, kendisinin ve halefleri Vasık ve Mutasım'ın yaklaşık Hicrî 232 yılına değin süren sınırlamaları Ehlisünnet'in gerileyişine; Hz. Ali'yi kabullenme, Muâviye ve Osman'ı kabullenmeme, hatta ilk halifelere karşın Hz. Ali'yi tercih etme biçiminde ciddi Şiîlik eğilimleri gösteren Mutezile'nin ise yükselmesine sebep oldu. Ancak Hicrî 232 yılında halife olan Mütevekkil, başta en güçlü âlimleri olan Ahmed b. Hanbel olmak üzere Ehl-i Hadîs'i destekledi ve Şia ve Mutezile'ye muhalefet etti. Bu süreçte Bağdat, Ahmed b. Hanbel'den kısa bir süre sonra Hanbelîlik adını alacak olan Ehl-i Hadîs'in baskınına uğradı.

Her ne kadar Ahmed b. Hanbel, Osmanî inancında birtakım reformlar yapmış ve Hz. Ali'yi dördüncü*** halife olarak Osmanîlik içerisine dâhil etmiş olsa da19 -gerçekten bu girişiminden dolayı ciddi eleştirilere maruz kalmıştı- yine de dolaylı olarak faziletlerini inkâr yoluyla Hz. Ali'yi sindirme siyaseti ile hadîste zahirîlik ve teşbih inancı Ehl-i Hadîs tarafından devam ettirildi.

Yukarıda değindiğimiz ve biraz aşağıda detaylıca ele alacağımız gibi, bu süreçte, muhaddis ve fakihlerin birçoğu Ehl-i Hadîs'e muhalefet etti ve bunun neticesinde ya sindirildiler ya da çeşitli suçlamalara maruz kaldılar.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar