Tevessül

04 December 2025 34 dk okuma 8 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 8

Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’nin şöyle dediğini rivayet eder: “İnsanın Allah’ı, Allah’tan başka (isimleri ve sıfatları) bir şeyle çağırması uygun değildir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

‘Güzel adlar, Allah’ındır, o adlarla dua edin.”

Peygamber ve evliyanın makamına tevessül hakkında Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed Şeybani mekruh olduğunu söylerler. Çünkü hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur ve Allah, istediğini rahmetine dâhil eder.

İbn Abidin şöyle söylüyor: “Mahlûkatın Allah üzerinde zorunlu bir hakkı yoktur. Fakat Allah, fazlıyla halk için hak karar kılmıştır. Bu yüzden tevessül duasının adabında şöyle buyuruyor: Allah’ım senden isteyenlerin hakkı için istiyorum.”

Hanefi kitaplarında da yukarıdaki rivayetten başka, Peygamber’i vesile kılarak Allah’a tevessül hakkında “hakkı için” kelimesi dışında, Ebu Hanife ve öğrencilerine ait hiçbir görüşe rastlanmamıştır.

Sonraki bölümde muasır Hanefi âlimlerinin, Peygamber’e tevessülün cevazı ile ilgili fetvalarını gözden geçireceğiz. Seyyid Muhammed Alusi Bağdadi, üstadı İbn Abdusselam’dan şöyle naklediyor: “Allah’ı, Peygamber’ine and vermek caizdir. Çünkü o, âdemoğullarının efendisidir. Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel, Osman b. Huneyf’ten hasen ve sahih olan şöyle bir hadis nakleder: Âma bir şahıs Peygamber’in yanına gelerek, gözlerimi iyileştirmesi için Allah’a dua et, der. Peygamber şöyle buyurur:

“Abdest al ve şu duayı oku: Allah’ım senden isiyorum, rahmet Peygamber’i olan Peygamber’ini vesile kılarak sana yöneldim, dileğimi ve hacetimi ver. Allah’ım onun şefaatini hakkımda kabul et.”

Üstat Alusi Bağdadi’ye göre hayattayken veya vefat ettikten sonra Peygamber’in makamına tevessülün bir sakıncası yoktur. Çünkü makam, Hak Teâla’nın sıfatlarına dönen bir manadır.

İslâm Ülkelerinden 75 Âlimin Peygamber ve Evliyaya Tevessülün Caiz Olmasıyla İlgili Fetvaları

Şeyh Halil Seharenpuri, el-Muhned ale’l-Mufenned adlı kitabında, değişik İslâm ülkelerinden 75 Ehlisünnet âliminin, Peygamber’in (s.a.a) kabrine tevessül etmenin caiz olduğu hakkındaki fetvalarını toplamıştır.

Özet olarak şöyledir:

“Bize ve büyüklerimize göre Seyyidu’l-Mürselin’in (s.a.a) kabrini ziyaret etmek, en büyük yakınlıklardan, en önemli sevaplardan ve yüksek derecelere ulaşmak için en büyük vesilelerdendir. Hatta farz derecesine yakındır. Ona ulaşmak, zorluk, meşakkat gerektirse, can ve malı feda etmekten başka çare olmasa dahi farz derecesine yakın bir desturdur. Dualarda, hayattayken veya vefatlarından sonra Enbiya, evliya, salihler, şehitler ve sadıklara tevessül şöyle söylenildiği takdirde caiz olur: ‘Allah’ım senden, falancayı vesile kılarak istiyorum, dileğimi yerine getir ve hacetimi ver.’ Veya buna benzer…”

Büyük İmamiye Âlimlerinin Tevessül Hakkındaki Görüşü

Şeyh Tusi, Tabersi, Allame Tabatabai ve İmam Humeyni (r.a) gibi büyük Şia âlimlerine göre vesile, iman, Peygamber’e sevgi ve itaat ve onun duası anlamına gelir.

Allame Tabatabai şöyle yazıyor: “Onu vesileyle arayın’ ayetinde geçen ‘el-vesile’, ubudiyet hakikatinin gerçekleşmesi için Hak Teâla’ya muhtaç ve mütevazı bir şekilde yönelmektir ki bu irtibatın gerekliliği ilim ve ameldir.”

Ali b. Kummi’ye mensup olan tefsirde şöyle rivayet edilmiştir. “Onu vesileyle arayın’ ayeti, ‘İmamı vesile kılarak Allah’a yakınlaşın’ anlamına gelir.” Allame’ye göre maksat, itaattir. Yani imama itaatle Allah’a yaklaşın.

Peygamber (s.a.a) ve İmamların, ilahi şeriatin somut olguları ve güzel ahlak örnekleri oldukları açıktır. Onlara itaat, Allah’a yakınlaşma vesilesi olacaktır. Aynı şekilde Şia fakihlerine göre şerî hükümlerin uygulanması da Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Bu yüzden Şeyh Hürr Amuli, Ayetullah Seyyid Ebu’l-Hasan İsfahani ve İmam Humeyni gibi Şia’nın büyük fakihlerinden bazıları fıkhî ve ameli ilmihallerini, Vesailu’ş-Şia, Vesiletu’n-Necat ve Tahriru’l-Vesile olarak isimlendirmişlerdir.

Kendi ilmihal kitaplarını Vesiletu’n-Necat olarak adlandıran âlimlerin sayısı kırkı aşkındır.

Başka bir vesile de, uygulamalı Kur’an ve güzel ahlak örneği olan Peygamber (s.a.a) ve onun sünnetinin devam ettiricisi olan itretidir.

Şii ve Sünni’nin ittifak ettiği hadis gereğince Allah’ın kitabı ve itret, Peygamber’in (s.a.a) iki büyük emanetidir. Halk, bu ikisinin vesilesiyle ilahi hüküm ve emirlere ve güzel örneklere ulaşarak Allah’a daha yakın olacaklardır. Bunlara itaat, güzel ameller, Kur’an’a ve güzel örneklere tabi olarak, Kur’an, Peygamber veya itretin şefaatine layık olacaklardır. Bu manayı, Allame’nin el-Mizan’ının 1. cildinde müşahede etmek mümkündür.

O şöyle yazıyor: “İstedikleri kemale ulaşmak için hiçbir liyakati olmayan şahıslar, okuma yazması olmadığı halde bilgelerin bilgesi olmak isteyen gibidir. Hâlbuki ne okuma yazması vardır ve ne de şefaat edenle irtibatı. Veya sahibine itaat etmek istemeyen, isyan ederken şefaatini de uman bir köle gibidir. Bu iki örnekte şefaatin hiçbir faydası yoktur. Çünkü şefaat, müstakil bir sebep değil, sebebi tamamlamak içindir. Birincisini bilgelerin bilgesi, ikincisini de isyan halindeyken sahibine yaklaştırmaz.”

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar