Sahabe, Peygamber’in vefatından sonra tevessül etmiyorlardı. İbn Teymiyye Kaide-i Delile’de, Abdulvahhab Keşf-i Şübehat’ta ve Seyyid Muhammed Reşit Rıza Tefsiru’l-Menar’da şöyle söylüyor: “Sahabe, Peygamber hayattayken ona tevessül ediyorlardı fakat vefatından sonra hiçbir zaman tevessül etmediler. Aksine dua etmek için Peygamber’in kabri başında duranları bundan menediyorlardı. O halde nasıl olurda kendileri tevessül edebilirlerdi.”
Tenkit ve İnceleme
Öncelikle eskiler, hem sahabe hem de tabiin, hayatında da vefatından sonra da Peygamber’e tevessülü inkâr etmemişlerdir. Aksine hatta Ehlisünnet rivayetlerinde bulunmaktadır ki Hz. Âdem, Peygamber dünyaya gelmeden tevbesinin kabulü için ona şu şekilde tevessül etmiştir.
“Allah’ım, Muhammed (s.a.a) hakkı için günahlarımı bağışlamanı diliyorum.”
İkincisi, Beyhaki, İbn Ebi Şeybe ve aynı şekilde Ahmed b. Zeyni Dehlan, Hülasatu’l-Kelam kitabında sahih bir hadisle şöyle nakleder:
“Halife Ömer’in hilafeti zamanında halk kuraklıkla karşı karşıya kalır. Bilal b. Heres, Peygamber’in kabri başına giderek şöyle der: ‘Ya Resulallah, ümmetin için Allah’tan yağmur iste çünkü hepsi helaketin eşiğindedir.’ Resulullah onun rüyasına gelir ve şöyle buyurur: ‘Yağmur yağacak.”
Osman’ın hilafeti zamanında bir şahıs, kendi hacetini Osman b. Huneyf’e söyler, Osman b. Huneyf ona şöyle söyler:
“Abdest al, camide namaz kıl ve namazdan sonra şöyle söyle: ‘Rabbim, rahmet Peygamber’i olan Peygamberimizi vesile kılarak senden istiyorum. Ey Muhammed, ben seni vesile kılarak sana yüz çevirdim ve senden hacetimi vermeni diliyorum.’ O şahıs, bu şekilde tevessül etti ve haceti yerine geldi.”
2- İmam Ebu Hanife’nin Görüşüne Temessük
İbn Teymiyye şöyle söylüyor: “Mahlûkata and vermek haramdır. Bu Ebu Hanife’nin mezhebine göre de böyledir.”
Tenkit ve İnceleme
Hanefilerin imamı Ebu Hanife’nin görüşüne yapılan istidlal iki yönden sorunludur. Birincisi Ebu Hanife, mekruh olduğunu söylemiştir. Ebu Hasan Kaduri, Kerhi şerhinde bu görüşü “el-kerahet” babında getirmiştir. Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’nin şöyle söylediğini naklediyor: “Allah’ı, Allah’tan başkasıyla çağırmak doğru değildir.” O, falancanın hakkı için demekten hoşlanmazdı. İkincisi, Ebu Hanife’nin deliline dikkat ettiğimiz zaman onun “mahlûkun, halikin boynunda hakkı yoktur” gibi bir akli delil getirdiğini görüyoruz
Bu mana, hakkın külli olarak reddi anlamına gelmez. Çünkü Allah, Peygamber ve inananların haklarını kendi sorumluluğuna almış ve Kur’an’da şöyle buyurmuştur:
“Sonra peygamberlerimizi ve inananları böylece kurtarırız biz ve inananları kurtarmak, bir haktır bize.”
İbn Abidin gibi Hanefilere mensup olanlar, bu hakkı kabul etmiş fakat yine de şöyle demişlerdir: “Halkın, Allah’a karşı zorunlu hakkı yoktur.” Bu görüş Hanefi mezhebinin genel bir görüşü dahi olsa, sadece Hanefi fıkhına tabi olanları kapsar ve bu, diğer mezhep taraftarlarına zorla kabul ettirilemez.
3- “Artık orada Allah’la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.” Ayetine Temessük
Seyyid Muhammed Reşit Rıza gibi selefilerin, Peygamber’in vefatından sonra ona tevessül etmenin caiz olmadığına dair bir başka delili de şudur ki: Allah’a yakınlaşma vesilesi, Allah’ın halk için karar kıldığı iman, amel ve dua gibi şeyler olmalıdır. Orta çağda Peygamber ve takvalı şahıslara tevessül olağandı. Onları, Allah vesileleri olarak adlandırmışlardı. Onları, Allah’la aralarında vesile karar kılıyor ve kabirleri yanında hacetlerini onlardan istiyorlardı. Hâlbuki dua ibadettir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
”Artık orada Allah’la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.” “Allah’tan başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi kuldur.”
Tenkit ve İnceleme
Bu sorunun cevabında şunu bilmeliyiz ki her dua ibadet değildir. Ruhun ibadet olması nasıl mümkün olabilir. Çünkü dua, davet kökünden gelir ve Kur’an’ın birçok yerinde zikredilmiştir.
”…oğullarımızı çağıralım” “Aranızda, birbirinizi çağırdığınız gibi Peygamber’i çağırmayın.”
Bu yüzden dua, birçok ayette nida (seslenmek/çağırmak) manasına gelir. Doğal olarak her nida dua ve her dua da ibadet değildir. Aksine dua, ibadetin ahkâmına sahip olduğu, Allah’ın mabutluğuna ikrar, huzu ve huşu olduğu zaman ibadettir. Bunun Peygamber ve İmamlara tevessül, teberrük ve onlardan yardım istemekle ilgisi yoktur. Rivayette gelen, ”Dua ibadettir.” cümlesi, Allah’a dua etmenin ibadet olduğudur. Her duanın ibadet olduğu anlamına gelmez.
4-“Onları çağırırsanız çağrışınızı duymazlar.” Ayetine Temessük
Seyyid Muhammed Reşit Rıza gibi selefilerin, temessük ettiği ayetlerden bir diğeri de Nur suresindeki şu ayettir:
“Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.”
Tenkit ve İnceleme