Ârif, Hakk’ın fiil tecellilerinin ışığında -ona tecelli eden özellikli isme bağlı olarak- müşahede gözüyle her fiili mutlak olarak ve münhasıran Hakk’ın huzurunda görür ve kesret onu, o fiilleri Hakk’ın zâtına döndürmesine ve Allah’ın o fillerin tam faili olduğuna ilişkin bilgiye karşı perdeleyemeyecektir:
Riyazetler, mücahedeler, devamlı tezekkür, huzur, halvet ve tazarruya aşk ve tam bir inkıtadan sonra sâlik, itminan ve irfan mertebesinden şuhûd ve ayan mertebesine ulaşır ve Hakk, kalbine münasip fiil tecellisiyle kalbinin sırrına tecelli eder. (İmam Humeyni, 1388: 22).
Hakk’ın ârifin kalbine fiil tecellilerinin neticesi, “fiil tevhidi”nin şuhûd idraki makamına vasıl olmasıdır. Sâlik bu haldeyken fiillerin mutlakını, sâdır oldukları her kaynak ve masdardan sadece Hakk’a ait olarak görür. “وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ” (Enfal 17) hakikatinden bir köşenin onun keşfine açılması işte bu makamdadır:
فانه یری بعین البصیرة و التحقیق بلا غشاوة التقلید و حجاب العصبیة... الأفعال الحرکات و التأثیرات کلها منه فی مظاهر الخلق؛ فالحق فاعل بفعل العبد و قوة العبد٬ ظهور قوة الحق وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ (İmam Humeyni, 1386a: 104).
İmam Humeyni, Şerh-i Esfar’da da bu meseleyi tabii ki daha küçük çapta ve daha somut olmak üzere şöyle izah etmektedir:
Kalbî müşahede, insanı azar azar zât ve kalp olarak riyaset sevgisinden, makam ve celal sevgisinden, mal sevgisinden, lezzetli yiyecek sevgisinden, tabii mevcudata gönül vermekten ve onları eser sahibi görmekten ve bu tür şeylerden kendini beri tutacak şekilde olmalı; bunları -tesirlerini fiillerinde görecek, onlara tevekkül edecek ve mefhum olarak bile olsa onlar için istiklal düşünecek biçimde- dikkate almaya sırt çevirmeli ve bunlarda istiklal bulunmadığını anlamalı ve bunları yavaş yavaş tevhid-i ef’alin manası olan hakiki müessire irca etmelidir. (İmam Humeyni, 1385, c. 3: 350).
2. Sıfat Tecellileri
Eğer sâlikin ayn-ı sâbiti varlığın genişliğinden daha fazla istifade edebilseydi “isimlerin tecellileri”ni anlama kapasitesi olurdu. Bu durumda da Hakk’ın zâtı, daha yüksek bir varlık yoğunluğuyla sâlikin kalbinde zuhur eder; el-hayy, el-alîm, el-birr, el-hakîm ve diğerleri gibi sıfatlarla (Kayseri, 1386, c. 1: 69 ve 70) ârifin sırrını okşar:
Eğer sâlikin kalbi ezelde feyz-i akdesin ışığından bundan fazla kabiliyeti varsa ‘saak’tan sonra kendine gelir, üns hasıl olur, memleketine geri döner, isimlerin tecellisine muhatap olur, o mertebeleri katederek sıfatların fenâsına ulaşır ve ayn-ı sabitinin münasebetiyle ilahi isimlerden bir isimde fani olurdu. (İmam Humeyni, 1382: 435).
Allame Hüseyni Tehrani, Hakk’ın “sıfat tecellileri”ni izah ederken şöyle buyurmaktadır: “Sıfat tecellilerinden maksat, sâlikin Allah’ın sıfatını kendinde müşahede etmesi, ilim veya kudret ve hayatını Allah’ın hayatı, ilmi ve kudreti olarak görmesidir.” (Hüseyni Tehrani, 1431: 136).
Sâlikin kalbi Hakk’ın isim tecellilerinin konusu olduğunda sıfatların tevhidi makamına nail olur. Şu anlamda ki, varlıklarda müşahede ettiği her sıfatı, Hakk’ın vasıflarında fani görür ve hiçbir vasfı bağımsız olarak kendine veya varlıklara nispet etmez.
Sıfatların tevhidi, “isim tecellileri”ni müşahede sonucunda hasıl olmaktadır: “Eğer bu vasıflar, ilimler, güzellikler, izzetler ve kudretler mesela bir bütüne irca edilirse, yani hakikatte kesretler vahdete irca edilirse bu, sıfatların tevhididir.” (İmam Humeyni, 1385, c. 3: 350).
İmam Humeyni, sıfatların tevhidini tarif ederken şöyle demiştir:
التوحید الصفاتی٬ الستهلاک الصفات و الأسماء فی أسمائه و صفاته؛ والتنزیه فی ذلک المقام٬ عدم رؤیة صفته و اسم فی دار التحقق إلاّ أسمائه و صفته (İmam Humeyni, 1372: 80).
3. Zât Tecellileri
Ârif, Hakk’ın zâtını fiil ve sıfat isimlerinin hicabı aynasında müşahedeye koyulduktan ve kendi kemale erme seyrini sürdürdükten sonra Allah, el-Rab, el-Melik, el-Kuddüs gibi “zâtın isimleri”nin tecellileri kalbine yansır ve onu külli faniliğe, zâtının fakr şuhûduna, varlık âleminin tamamına nail kılar:
Eğer feyz-i akdesin tecellisinden istidad bundan fazla ölçekteyse şuurunu kaybettikten ve fani olduktan sonra da üns hasıl olur ve sâlik kendine gelir, zâtın fenâsı ve külli saak mertebesinin sonuna kadar seyrin tamamlanması için zât tecellilerine muhatap olur ve tam fenâ hasıl olur. (İmam Humeyni, 1382: 436).
Zât tevhidi de Hakk’ın zâtına has isimlerin tecellilerinin ârifin kalbinde hasıl olmasıdır. İmam Humeyni Misbahu’l-Hidaye’de, zât tevhidini ve onu gayrısından tenzih etmeyi şöyle tanımlamaktadır:
التوحید الذات٬ اضمحلال الذوات لدی ذاته؛ و التنزیه فی ذلک المقام٬ عدم رؤیة إنّیّة و هویّة٬ سوی الهویّة الأحدیّة (İmam Humeyni. 1372: 80).
Ârif, fiil ve sıfatların tevhidi makamına ulaştıktan, fiillerin tamamını ve tüm sıfatları bir tek merci ve masdara dayandırdıktan sonra varlığın her yanında, mevcudatın bütün esma ve a’yanında, -vahdet ve sadeliğin ta kendisi olan- sonsuz hakikatin kesrete dönüştüğü ve tecelli ettiği bir tek mutlak zât-ı vahid görür yalnızca: