İmam Humeyni Açısından Sülûkun Makam ve Menzilleri

04 December 2025 37 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 9

Cevap olarak söylenmesi gereken şudur ki, ârifin müşahedesine giren müteallikler ve unsurlar, çok sayıda durum ve değişik dışavurumları kapsamaktadır. Bazıları ise şunlardır: Dünyanın bâtınını, berzah âlemini, misal mevcudatını, kıyamet ve bazı hallerini şuhûd, ilahi isimleri müşahede, insanların deruni ve bâtıni sırlarından haberdar olma, fakrın şuhûdu, kendi zâtının Hakk’a tealluku (İmam Humeyni, 1380: 65), kaderin sırrıın müşahede (bkz: İmam Humeyni, 1372: 32) ve diğerleri.

Bu arada İmam Humeyni, ilahi isimlerin şuhûdu için sülûkun değişik mertebelerine özel bir önem vermiş ve irfani eserlerinde, hususen Şerh-i Dua-yi Seher, Misahu’l-Hidaye, Ta’likat ber Şerh-i Fususu’l-Hikem ve Misbahu’l-Üns gibi eserlerinde Hakk’ın sıfatlarını şuhûdun keyfiyetini ve tecellilerin nasıl vuku bulduğunu ve bu çerçevedeki meseleleri epeyce tartışma ve tetkik konusu yapmıştır.

Hatırlatmak gerekir ki, ârif bakışın penceresinden varlık âleminin her yanında Hakk’ın zât ve sıfatlarından başka bir şeyin tahakkuku bulunmadığından (لیس فی الوجود الا هو مظاهره, bkz: Amuli, 1386: 281) bir itibarla, irfani müşahedelerin dışavurumları olarak zikredilen bütün durumların ilahi isimlerin müşahede mertebelerinden sayıldığı söylenebilir: “الذوق السائر فی السنتهم هو بمعنی وجدان السالک اسماٌ من اسمائه تعالی حتی یصیر مظهراً الذلک الإسم و تصرف به ما شاء باذن اللّٰه تعالی” (İbn Türke, 1360: 7).

Buna göre irfanın muhkem prensiplerine dayanarak şöyle denebilir: İrfani şuhûd, Allah’ın esma-i hüsnasının çeşitli mertebelerinin hicabında Hakk’ın zâtını müşahedeye münhasırdır (bi’l-veche, bi’l-kunne değil). Çünkü “min haysu hiye” ve sıfatların hicabı olmaksızın zâtı, ne hakimin mefhumundadır, ne de ârifin meşhudunda. “لا یتجلی الحق من حیث ذاته علی الموجودات إلا من وراء حجاب من الحجب الأسمائیة” (Bkz: Kayseri, 1386, c. 1:320).

İmam Humeyni bu konuda, yani şuhûdun Allah’ın isimlere tealluku meselesinde şöyle buyurmaktadır: “Sıddıkîn, zâtı müşahededen, esma ve sıfatları şuhûd ederler. İsimler aynasında a’yanı ve mezâhiri şuhûda koyulurlar.” (İmam Humeyni, 1382: 191). Bu sebepledir ki, İmam Humeyni, ehl-i marifetin müşahedelerini daha ziyade “ilahî zât ve esma bahisleri”ne yoğunlaştırarak devamını şöyle getirmektedir: “Şuhûd makamının da üç derecesi vardır: Birinci derece fiillerin tecellisini müşahededir. İkinci derece, sıfat ve isimleri müşahededir. Üçüncü derece, zâtın tecellesini müşahededir.” (İmam Humeyni, 1381: 172). İmam Humeyni’nin irfani mektebinin bazı şârihleri de bu mesele şöyle değinmiştir:

Müteal mebdeyi mevzu, Hakk’ın fiil ve şe’nini, ilahi isim ve sıfatları ilmin meseleleri olarak tarif eden nazari irfan, insanın keşif ve şuhûdunu da o hakikatleri [ilahi isim ve sıfatlar] avlamanın araçları kabul etmektedir. (Memduhi, 1389:273).

1. Fiil Tecellileri

Başlangıçta “isim”, “tecelli” ve “fiilin isimler”in manasına değinmek zaruridir.

“Tecelli” veya “zuhur”, sıfatlar kisvesinde zâtın vahdetinin aynısı ama mertebeyi koruyarak ve zâtın gaybu’l-guyup makamını terketmeksizin tenezzül, taayyün ve Hakk’ın mutlak zâtının kesretinden ibarettir. “القول بالظهور هیهنا؛ یعنی به صیرورة المطلق متعیناً بشیءمن التعینات” (İbn Türke, 1360: 158).

Diğer bir ifadeyle, “Bu, bütün kemalâtın vasıtasıyla zât makamında mündemiç surette kendisini kesret vatanında çeşitli tecellilerle zâhir eden Hak Teala’nın mutlak ve yegane zâtıdır.” (Yezdanpenah, 1388: 227).

“İsim”, zâtın, taayyünlerden bir taayyün veya vasıflardan bir vasıfla itibarından ibarettir. Kayseri ismi şöyle tarif etmektedir: “الإسم ذات مع صفة معینة” (Kayseri, 1386, c. 1: 264). İmam Humeyni de benzer bir tanımla ismi şöyle tanımlamaktadır: “الإسم عبارة عن الذّات متعیّنة بتعیّن” (İmam Humeyni, 1370: 152)

Marifet ehli, “fiilin ismini” de “Fiilin tecellisinin onda zâhir olduğu, sıfat ve zât tecellisinin ise bâtınında yeraldığı isim kabul edilir.” (İmam Humeyni, 1388: 85).

Kayseri, Allah’ın esma-i hüsnasının bu üç çeşidini tarif ederken şöyle demiştir:

“ینقسم بنوع من القسمة ایضاً إلی أسماء الصفات و أسماء الأفعال؛ و إن کان کلها أسماء الذات لکن باعتبار ظهور الذات فیها یسمی أسماء الذات و بظهور الصفات فیها تسمی أسماء الصفات و بظهور الأفعال فیها تسمی أسماء الأفعال” (Kayseri, 1386, c. 1: 69; yine bkz: İbn Fenari, 1388: 280).

Yukarıdaki irfani ıstılahların manası dikkate alındığında söylenmesi gereken şudur ki, irfan yolunun sâliki, itminan makamına ulaştıktan ve ihlasla, sağlam basarak bu menzili ifa ettikten sonra, ilkin ona fiilin isimler tecellisinin kapısı açılır ve o da kalbiyle ve bütün bir varlığıyla Hakk’ın cemal ve letafetini veya saltanat ve heybetini bazı fiil isimler kisvesinde “müşahede” eder:

Eğer nazar ârifane olursa kalp kapılarının açılması, sülûk adımı ve kalbî riyazat ile Hak Teala fiil, isim ve zât tecellileriyle bazen kesret alametiyle, bazen de vahdet alametiyle onun ashabının kalplerinde tecelli eder. (İmam Humeyni, 1384: 242-243).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar