Kur’an’da İlim ve Bilgi Ahlâkı

04 December 2025 46 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 12

Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 816/1413) ilmin “vakıaya mutabık ve bağlayıcı inanç; bir şeyi mahiyeti ile idrak etmek; külliyât ve cüziyyâtın kendisi ile idrak edildiği derinlikli bir sıfat; kişinin eşyanın manasına ulaşması” şeklinde farklı tariflerini nakletmiş daha sonra ilmi kendi içerisinde bir tasnife tabi tutmuştur.[10] Buna göre ilim, temelde kadîm ve hâdis/muhdes ilim olmak üzere ikiye ayrılır. Hâdis ilim de herhangi bir öncüle ihtiyaç duyulmaksızın bilinen bedîhî ilim (küllün cüzden daha büyük olması); herhangi bir mukaddimeye ihtiyaç duyulmadan hâsıl olan zarurî ilim (havâss-ı hamse ile elde edilen ilim) ve bir öncüle ihtiyaç duyulan istidlâlî ilim (yaratıcının varlığını ispat) olmak üzere üçe ayrılır.[11]

İlim ile birlikte izah edilmesi gereken kelimelerden birisi de ‘zann’dır. Aksi de muhtemel inanç şeklinde tanımlanabilecek[12] zannın ilim ile eş anlamlı olan birçok manası bulunmakla birlikte çoğunlukla makbul addedilmemiştir.[13] Nitekim bir ayette zannın hakikati ifade etmediği vurgulanmıştır:

“Onların bu konuda bir ilimleri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Zann ise asla hakiki bilginin yerini tutamaz.”[14]

Beğavî (ö. 516/1122), bu ayette geçen “hak” ifadesinin ilim anlamında olduğunu ve zannın ilmin yerine ikame edilemeyeceğini belirtmiştir.[15] Öte taraftan zann, yakînî bilgi içermeyen, kuşku ve vehim ile karışık bir anlama da sahiptir. Örneğin, mezkûr ayetin öncesinde müşriklerin meleklere dişil adlar taktıklarından bahsedilmektedir.[16] Râzî (ö. 606/1210) onların melekleri dişil varlıklar olarak isimlendirmelerinin vaz’î olmadığını ve bilinçli olarak melekler için “benât/kızlar” lafzını kullandıklarını ifade etmiştir. Devamında zannın örfî ve maslahat gerektiren işlerde kullanılabileceğini ama yakînî bilgi gerektiren itikadî konularda ise kullanılamayacağını belirtmiştir. Zira ona göre zann, ilim gibi bağlayıcı olamaz.[17] Binaenaleyh müminlerin zannî bilgi yerine yakînî bilgiyi, şüphe yerine hakikati talep etmeleri ve bu bilinç doğrultusunda bir perspektif geliştirmeleri gerekmektedir.

1.Kur’an’da İlmin Önemi

Kur’an’ın ve mübeyyini olan Hz. Peygamber’in (sav) ilmin önem ve değerine yönelik teşvikleri sayesinde Müslümanlar, bilgi esaslı bir toplum modeli inşa faaliyetine girişmişlerdir. Sonrasında mescitler, Beytü’l-Hikme gibi ilmî düzeyde çevirilerin yapıldığı tercüme merkezleri, din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu medreseler, rasathaneler -Endülüs havzası başta olmak üzere- İslâm coğrafyasının hemen her yerindeki informel ders halkaları, darü’l-hadisler, darü’l-kurrâlar vb. birçok ilmi müessese vücuda getirmişlerdir. Bunun yanı sıra, ilim ile meşgul olanın ibadet ile meşgul olandan üstün sayılacağı ilkesinden hareketle çok sayıda ilim talebesi yetiştirilmiş, klasik dinî ilimler ve tıp, matematik, astronomi, tarih, filoloji, mantık, felsefe gibi birçok disiplin başta olmak üzere, aklî ve naklî ilimler ile ilgili önemli eserler kaleme alınmıştır.[18]

Farklı kültür havzalarındaki eserlerin Müslümanlara transfer edilmesinde Beytü’l-Hikme’nin önemli rolü olmuştur. Halife Mansur, Harun Reşid ve Me’mun dönemlerinde (753-832) Yunan, Fars ve Hint dünyasından getirilen felsefe, matematik, tıp, astronomi, coğrafya ilmi ile ilgili kitaplar Arapçaya tercüme edilmiş, bu eserlerin İslâm felsefesi, kelam ve tasavvuf üzerinde etkisi olmuş, böylelikle İslâm coğrafyasında ilimler sahasına ayrı bir dinamizm gelmiştir.[19]

Kur’an’ın engin ilim açılımından ilhamını alan alimler, sadece İslâm dünyasına değil bütün insanlığa katkı sunmuşlardır. 9. ve 10. asırlarda Batı dünyası, Müslümanların ürettiği bilimden istifade etmeye başlamışlar ve bu bilgi birikimini başta Latince ve İbranice olmak üzere birçok dile tercüme etmişlerdir. Böylece Avrupa, ortaçağ karanlığından kurtularak Rönesans ve reform hareketlerini başlatmış, İslâm ilim düşüncesinin etkisi 18. yüzyıla kadar devam etmiştir. Dolayısıyla Batı’nın ilmî ve teknolojik ilerlemesinin temelinde Müslümanların büyük bir katkısı vardır.[20]

Kur’an’da cehalet ile yoğrulan cahiliye ahlâk ve zihniyeti ile taklit yerilmiş,[21] aklını kullanmayanlara azabın vaki olacağı haber verilmiş,[22] böylelikle ilmin önemi vurgulanmıştır. Cehalete karşı çıkan Kur’an, Allah’ın ilmi ile inzal edilmiştir.[23] İlk inen ayetlerde “oku” emrinin olması, okumanın niteliğinin insan yaratılışı ile ilişkilendirilmek suretiyle geniş bir perspektifte sunulması ve ilmin kayıt altına alınmasına işaret eden “kalem” enstrümanının kullanılması;[24] başka bir sûrenin adının Kalem olması, kaleme ve kalemden dökülen satırlara yemin edilmesi[25] vahyin daha ilk nüzûl aşamasından itibaren ilme ne denli önem verdiğinin işaretidir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar