Allah’ım, bu benim oğlumdur. Ben onu seviyorum. Onu sen de sev ve onu seveni de sev.[27]
Onlar hakkındaki diğer bir sözü de şudur:
Ehli Beyt’im içinde en çok sevdiklerim, Hasan ile Hüseyin’dir…[28]
Mübahele Günü ve Kanıtladıkları
Necran Hıristiyanlarının bazı ileri gelen din adamları Peygamberimize (s.a.a) gelerek onunla Hz. İsa (a.s) hakkında tartışmaya giriştiler. Peygamberimiz (s.a.a) kendilerine kesin deliller sunduğu hâlde adamlar gerçeği kabul etmediler. Bunun üzerine her iki taraf yüce Allah’ın huzurunda mübahale yapmaya, yani Allah’ın ebedî lânetinin ve yakın vadeli azabının yalancı tarafın üzerine olmasını dilemeye karar verdiler. İslâm risaletinin tarihinde çok önemli yeri olan bu olayı Kur’ân-ı Kerim şöyle kayda geçirdi:
Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra da ona: “Ol!” dedi, o da oluverdi. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma. Artık kim sana gelen ilimden sonra, onun hakkında seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: “Gelin, biz kendi oğullarımızı, siz kendi oğullarınızı; biz kendi kadınlarımızı, siz kendi kadınlarınızı; biz kendimizi ve siz kendinizi çağıralım; sonra da dua edelim de, Allah’ın lânetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.”[29]
Necranlı Hıristiyanlar evlerine dönünce Seyyid, Akıb ve Ehtem adlarındaki reisleri: “Eğer Muhammed, kavmini öne sürerek bizim ile mübahale ederse, onunla mübahale ederiz. Çünkü bu durumda o, peygamber değildir. Fakat eğer sadece Ehl-i Beyt’ini öne sürerek bizim ile mübahele etmek isterse, onunla mübahele etmeyiz. Çünkü o ancak doğru söylediği bir konuda Ehl-i Beyt’ini ileri sürer.” dediler.
Peygamberimiz (s.a.a) Ali’yi, Fatıma’yı ve Hasan ile Hüseyin’i (a.s) yanına alarak Necranlı Hıristiyan heyetinin karşısına çıktı. Necranlı Hıristiyanlar Peygamberimizin (s.a.a) beraberindekilerin kimler olduğunu sordular. Kendilerine: “Bu adam amcasının oğlu, vasisi ve damadı Ali b. Ebu Talip; bu kadın kızı Fatıma, bu gençler de çocukları Hasan ve Hüseyin’dir.” cevabı verildi. Bunun üzerine adamlar, Peygamberimize (s.a.a): “Senin kararına razıyız, bizi mübaheleden muaf tut.” diyerek kararlaştırılan buluşma yerinden ayrıldılar. Peygamberimiz (s.a.a) de cizye vermeleri karşılığında, onlarla barış yaptı. Arkasından adamlar beldelerine döndüler.[30]
Ayette geçen “oğullarımız” ifadesi ile Hasan’ın ve Hüseyin’in kastedildiği hususunda bütün tefsir bilginleri görüş birliğindedirler.[31]
Nitekim Zemahşerî: “Bu ayet, Ashab-ı Kisa’nın üstünlüğü konusunda daha güçlüsü düşünülemeyecek derecede sağlam bir delildir.” demiştir.[32]
Mübahele olayından bir dizi sonuç çıkarmamız mümkündür. Bu sonuçların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:
Birinci Sonuç: Canlı Örnek
Mübahele olayında, İmam Hasan ile İmam Hüseyin’in (a.s) ortaya çıkarılması rasgele bir uygulama değildi. Tersine, önemli anlamlar, mesajlar ve ipuçları ile bağlantılı bir tercih idi. Peygamberimiz (s.a.a) kendisini ve ilâhî risaletin sağladığı olgunluğun zirvesinde saydığı bu kişileri feda etmek üzere ortaya sürerken, bu kişilerin kendisine en yakın kimseler olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, -Allah korusun- davasında yalancı çıkması mümkün değildi. Nitekim onunla mübaheleye gelen Hıristiyan reisleri de bunu mülahaza edip kabul ettiler. Ayrıca bu olay, Peygamberimizin (s.a.a) bütün gücü ile çalıştığını, kendi ilâhî risaleti alanındaki yetkinliğini ve benimsenmesine çağırdığı davaya beslediği güveni de kanıtlar.
İkinci Sonuç: Risaletin Hizmetinde
İmam Hasan ile kardeşi İmam Hüseyin’in (a.s), çocukluk yaşlarında İslâm’ın ideal ve somut örnekleri olarak sayılmaları, açık kanıtların ortaya koyduğu sağlıklı inanç sistemi ile ilgili bir bilinçtir. Öyle açık kanıtlar ki, bunlar Ehl-i Beyt İmamları’nın çocukluk yaşlarında ilâhî emaneti yüklenmeye ehil olduklarını, İslâm ümmetini hakîmane ve bilinçli şekilde yönetecek bir seviyede olduklarını kesin bir biçimde pekiştirir.
Nitekim tarih bu gerçeği, İmam Cevad (a.s) ile İmam Mehdi (a.f) hakkında fiilen tescil etmiştir. Bilindiği gibi ilâhî irade bu iki İmam’ın çocukluk yıllarında önderlik sorumluluğunu üstlenmelerini diledi. Bu durum, yüce Allah’ın dininin taşıyıcıları ve kullarının gözetleyicileri olmalarını murat ettiği şahsiyetler için garip bir olay değildir.
İşte Meryem oğlu İsa (a.s)!… Kur’ân-ı Kerim ondan şöyle söz ediyor:
Bunun üzerine Meryem eli ile oğlunu göstererek onunla konuşmalarını önerdi. Onlar da: “Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?” dediler. O sırada beşikteki çocuk dile gelerek: “Ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitap vererek beni peygamber yaptı.” dedi.[33]
Yahya Peygamber’in (a.s) durumu da böyle. Nitekim yüce Allah onun hakkında şöyle diyor:
Allah ona: “Ey Yahya, tüm gücünle bu kitaba sarıl.” dedi. Ona daha çocukken hikmet verdik.[34]