Allâme Tabâtabâî’nin Burhân-ı Sıddîkîn’inin Arılığı

04 December 2025 44 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 10

Bu açılım gerçekte Allâme’nin sözlerinin sona erdiği bölümle alâkalıdır. O şöyle söylemişti: “Gerçeklik zatı itibariyle ademi ve bâtıllığı kabul etmez; çünkü O Vâcibu’l-Vücûd’dur.” Bu ibarenin içeriği makalemizin başında Allâme’nin burhanının kübrâsı (büyük öncülü) olarak zikrettiğimiz şeydir: “Zatı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul etmeyen her şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır.

Bu önerme bedîhi-i evvelîdir. Allâme’nin burhandaki açıklaması da şu şekildedir: Olumsuzlaması bizzat varlığını gerektiren şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır. Eleştirmen, Allâme’nin sözlerinden açık bir şekilde ortaya çıkan/anlaşılan bu kural yerine “istilzâm” adlı bir başka kuralı zikretmiştir: “Olumsuzlaması bizzat varlığını gerektiren şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır.” Bu ibareyi eleştirirken onu Sâdır-ı Evvel ile nakzetmektedir. Çünkü Sâdır-ı Evvel’i olumsuzlamak onun (Sâdır-ı Evvel’in) varlığını gerektirmektedir. Örneğin Allah’ın varlığı imkân ve vücûb burhanıyla ispatlanabildiğine ve öte yandan da O (Yüce Allah) dâimu’l-feyz olduğuna [daima feyz bahşeden] ve feyzi hiçbir zaman kesilmediğine göre, Sâdır-ı Evvel mevcuttur. Burada yapılan, Sâdır-ı Evvel’in olumsuzlanmasından Sâdır-ı Evvel’in varlığının çıkarsanmasıdır. Dolayısıyla bu kaideye göre Sâdır-ı Evvel, Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât olmalıdır. Oysaki o mümkinu’l-vücûddur.[22]

Görüldüğü gibi Sâdır-ı Evvel, kuralı nakzetmiştir. Ancak konunun can alıcı noktası şuradadır: Bizzat Allâme de kendisine nispet edilen bu kuralı kabul etmemiştir. Onun bir kural olarak sarahatle zikrettiği ve bedîhîliği doğru olan şey, “Zâtı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul etmeyen şey Vâcibu’l-Vücûd’dur” ibaresidir. Üstelik bu kural hiçbir varlıkla nakzedilmez. Çünkü vücûd aklî bir varsayıma göre ya Vâcib bi’z-Zât’tır (olumsuzlanması varlığını gerektirir) ya da mümkin bi’z-zât… Sonuncu durumda onun (mümkün varlığın) olumsuzlanması varlığını gerektirmeyecektir.

Gerçeklikte Şüphe

Nasıl ki Allâme’nin burhanında gerçekliğin inkârıyla gerçekliğin kendisinin ezelî zarureti sonuç alınıyorsa, gerçeklikten şüphe (etmek) de aynı şekildedir. Gerçeklik ezelî zaruretten nasiplenmiş olduğundan ve gerçekliğin inkârı [bile] varlığını gerektirdiğinden onda şüpheye düşmek de ona inanmayı gerektirecektir. Eleştirmene göre Allâme’nin istidlâlinin çekirdeği gerçekliğin inkâr edildiği yerle ilişkilidir. Ancak eğer gerçeklikten şüphe edilirse, Allâme’nin istidlâli bunu olumsuzlayamayacaktır. Eleştirmene göre “şüphe” varsayımını öne sürmek gerçekte özel bir hususu kapsamamakta ve burhanın gücünü artırmamaktadır.[23] O devamında şunları söylemektedir:

Bu iddianın gün yüzüne çıkması için ilk olarak Allâme’nin mezkûr ibaredeki murâdını anlamak gerekir. Görünürde Allâme’nin kastettiği şudur: Bir sofist gerçekliğin varlığından şüpheye düştüğünde (bile) yine de gerçekliği kabul etmek durumunda/zorunda kalır. Bu gerçeklik de onun şüphesidir. Bu konu şüphecilik aleyhine sunulan argümanın kendisidir. Şimdi sorulacak olan soru, böyle bir istidlâlden “Zorunlu olarak bir gerçeklik vardır” önermesini ispatlamak için faydalanılıp faydalanılamayacağıdır. Buna verilecek cevap olumsuzdur.[24]

Gerçekliği ispatlamak için öncelikle tüm mümkün evrenlerde gerçekliğin olduğunu ispatlamak gerekir. Oysaki sofist [ilk olarak] hali hazırdaki evrende gerçekliği kabul etmek zorundadır. Örneğin eğer şu anda bir kimse bir milyon yıl öncesi hakkında şüpheye kapılırsa, [öncelikle] bir milyon yıl öncesindeki gerçekliğin varlığını değil, şimdiki gerçekliğin varlığını kabul etmek zorundadır. Çünkü onun şüphesi gerçektir. Dolayısıyla hali hazırdaki evrende bir gerçeklik mevcuttur.[25]

Bu nedenle bu konuda, bir milyon yıl öncesinde, “Hiçbir gerçeklik mevcut değildir” önermesinin doğruluğundan ya da varsayımsal evrendeki w gerçekliğin varlığından duyulan şüphenin [gerçekte] bir gerçekliğinin olduğu hakikatine yaslandığımızda w’de(ki) gerçekliğin varlığı ispatlanmış olmayacaktır.[26]

Her ne kadar gerçeklikten şüphe etmek [bir yerde] gerçekliğin inkârı gibi olsa da, bir şeyin gerçekliğinden şüphe etmek o şeyin gücünü artırmadığı gibi, ondan bir şey de eksiltmez. Eğer gerçekliği inkâr etmek [öncelikle] onun varlığını gerektiriyorsa, aynı sebeple gerçeklikten şüphe etmek de o şeyin varlığını gerektirmektedir. Bir kimsenin tıpkı eleştirmenin sunmuş olduğu örnekteki gibi bir milyon yıl öncesinden şüpheye kapıldığını farz edin… Bu varsayımda gerçekliğinden şüphe edilen şey (yani meşkûk) bir milyon yıl öncesidir. Dolayısıyla burada “Gerçekten de bir milyon yıl öncesinden şüphe edilebilir” dememiz doğru olacaktır. Bir milyon yıl öncesinin gerçekliğinden şüphe etmek gerçek olduğundan, bu durumda bir milyon yıl öncesinde gerçekliğin varlığı meşkûk olmayacaktır. Zira eğer bu zaman dilimi içinde gerçeklik gerçekten de meşkûk ise bu durumda bu zaman dilimindeki gerçekliğin meşkûk olacağı açıktır. Dolayısıyla Allâme’nin burhanı şüphecinin bir araç olarak kullandığı ve bir edim olarak gerçekleştirdiği şüpheye değil, şüphe edilen şeye (meşkûk) yöneliktir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar