Allame Tabatabaî, Kur’an’ın ilahî olduğuna inanmasına rağmen ve onun kutsal mertebesini korumaya çalışırken vahyedilmiş sözün dil ve yapısına ilişkin tepeden tırnağa beşerî bir anlayışa sahiptir. Usûl-i Felsefe ve Reveş-i Realism’in / Felsefenin ilkeleri ve realizmin metodu” ikinci cildinde “İ’tibariyyat” makalesinde sözün itibarî bir şey olduğunu ve insanın anlaşmak, isteklerini belirtmek ve zihnindekileri başkalarıyla paylaşmak gibi sosyal ihtiyaçlarından kaynaklandığını savunur. (A.g.e., Usûl-i Felsefe ve Reveş-i Realism, c. 2, s. 217-220). Allame elbette ki Resailu’s-Seb’a külliyatındaki “el-Terkib” makalesinde her itibarî şeyin hakiki bir şeye dayandığını da kabul eder ve itibarî şeylerin hepsinin tekvinde bir kökü bulunduğuna inanır. (A.g.y., Resailu’s-Seb’a, s. 42-47). Risaletu’l-Velayet‘te de itibarî şeylerin tekvin köküne değinir ve ondan sonra itibarî olan şeyler ile dinî maarif arasındaki ilişkiyi ele alır. Allame, her ne kadar itibarî olan şeylerin, sosyal hayattan önce ve sonra itibarî olan şeyler yürürlükte olmayacak şekilde insanın toplumdaki hayatından kaynaklandığını düşünüyorsa da dinî maarifi kalıcı ve ebedi epistemolojik değerin güvencesi sayar. Bu yüzden dinî maarif ve ahkamın, itibar diliyle kendi hikayesine delalet eden başka hakikatleri anlattığı kanaatindedir. (A.g.y., Risaletu’l-Velaye, s. 6-7). Bununla birlikte Allame, linguistik mekanizmada, yani kelimelerin kullanılması, cümle kurma tarzı, edebi sanatların delaleti ve kullanımında ilahî söz ile beşerî söz arasında fark görmez. Ona göre Allah’ın kelamı ile insanın sözü arasındaki fark, sadece kastedilen manada ve kelamın delalet ettiği medlüldedir. (A.g.y., c. 3, s. 91).
Allame kimi zaman öyle konuşur ki, sözlerinden Kur’an’ın, Allah tarafından kastedilmiş manaya delalet etse bile linguistik bir metin ve fenomen olması itibariyle Peygamber’in sözüyle gelen şey, ya da Muhammed Müctehid Şebüsterî’nin ifadesiyle Peygamber’in sözlü fiili olduğu anlaşılabilir. Mesela Vahiy ve Kur’an‘da nübüvveti düşüncenin gizemli şuuru kabul eder. Vahyi de bu gizemli şuur vasıtasıyla nebinin elde ettiği bilgi olarak görür. (A.g.y., Vahiy ve Kur’an, s. 57). Kanaati şudur ki, nebi, vahiy şuuruyla onların [ilahî bilgiler] gizli ilişkilerini idrak etmiştir ve bize tebliğ ederken bizim dilimizle konuşarak bizim fikrî ilişkilerimizden yararlanmıştır. (A.g.e., s. 65). Müctehid Şebüsterî, makalelerden oluşan Kıraat-i Nebevî ez Cihan/ Evrene dair nebevî okuma” isimli kitabın birinci makalesinde Allame’nin bu sözüne değinir ve onun sözünden, Kur’an’ın talim kaynağı Allah olsa bile Kur’an’ın bir metin olarak linguistik fenomen ve metin yazarının da Peygamber olduğu anlamını çıkarır. (Müctehid Şebüsterî, Kıraat-i Nebevî ez Cihan, birinci makale).
Suskun Vahiy, Vahyin Tefsirleriyle Ayrılığına Dair, Suruş’un İnancı
Abdulkerim Suruş vahyi suskun kabul eder ve vahiy ile tefsiri arasına fark koyar. Vahyi ilahî tezahür kabul etmekle birlikte onun tefsirini tamamen insanî ve bu dünyaya ait sayar. “Tefsir-i Metin-i Metn”[11] adıyla tercüme edilmiş makalesinin başında bu noktaya işaret eder. (Suruş, Tefsir-i Metin-i Metn, s. 3). Makalede, vahyedilmiş kelamın nesnel anlaşılabilmesi için zihni anlama dair ön kabuller, ilgiler ve beklentilerden tamamen arındırmayı yeni öğrenenlere tavsiye ve muhal bir düşünce sayar. Ona göre din tarihi şimdiye dek hiç kimsenin bu tavsiyeyi pratiğe dökemediğine şahittir. (A.g.e., s. 4-5).
Bu makalede Kur’an’ın seçkin müfessirlerinden biri olarak Allame Tabatabaî’ye değinir ve onun felsefeciler, muhaddisler, kelamcılar ve reformcuların ilgi ve eğilimlerinin vahyedilmiş kelamı anlama sahasını tamamen kapladığına ilişkin sözünü, dinî bilginin tarih boyunca daima çeşitli müfessirler eliyle üretilip inşa edildiğine şahit gösterir ve bundan şu neticeyi çıkarır: Her ne kadar Kur’an müfessirleri sürekli kutsal kitabı din dışı düşüncelerden arındırmaya düzgün biçimde çalışmışlarsa da bu gayretler çok önemli bir sonucu ortaya koymuştur: Bu düşüncelerin tefsir sürecindeki varlığı hem pratikte, hem de epistemolojik olarak kaçınılmazdır. Diğer bir ifadeyle, pratikteki bu kaçınılmazlık, bilgideki kaçınılmazlığın ürünüdür. (A.g.e., s. 6)
Suruş, dinî pluralizm çevresinde Kiyan dergisine verdiği röportajda bu söylemdeki mantıksal önceliğin din dışı bahiste olduğunu savunur ve dinî çoğulculukla (pluralizm) ilişkili “metnin tefsiri” ve “dinî tecrübenin yorumu” gibi konuların din dışından başlaması, daha sonra bu tartışmalar tatmin edici hale geldiği kadarıyla onların din içi mevzuları anlamada kullanılması gerektiğine inanır. (A.g.y., Hakkaniyyet ve Aklaniyyet ve Hidayet, s. 5).