Allah’ın kastını anlamak, hermenötik güçlük olarak gündeme getirilmeden önce kelam ilminde tartışma konusu yapılmış ve Eş’arî kelamcılar ile Mutezilî kelamcılar arasında ilahî kelamın hudus veya kıdemi üzerine yapılan polemikler gibi Allah’ın kelamının insanla irtibatının mümkün olup olmadığı hakkında bir dizi tartışma gerçekleşmiştir. (Müctehid Şebüsterî, Ma’na-yi Kelam-i Vahyanî, s. 60-63). Suruş, John Hick’le yaptığı söyleşide bu kelamî güçlüğü Fransız İslamiyatçı Muhammed Arkun’a ve onun, eğer Kur’an’ı ezeli kabul edersek aslında onun ölü olduğuna hükmetmiş olacağımız, ama Kur’an’ın oluşumunu tarihsel sayarsak bu durumda sürekli yeni tefsirlerle Kur’an’ın hayatını sürdürebileceğimiz yönündeki düşüncesine değinerek dile getirir. Suruş daha sonra kendi düşüncesini şu şekilde açıklar: Vahyedilmiş sözü tarihsel bir gerçek olarak gözönünde bulundurmak ve ruhunu koruyarak onu yeni durumlara tercüme etmek mümkündür. (Suruş, Suretî der bî-Suretî*). Bast-i Tecrübe-i Nebevî’de vahyedilmiş söz ile Peygamber’in sözünü bir kabul etmeyi, vahyin sahibi ile vahyin muhatabı arasındaki sözlü ilişki hususunda ortaya çıkan kelamî güçlükleri aşmak için en iyi yol görür. (A.g.y., Bast-i Tecrübe-i Nebevî**, s. 12). Suruş bu kitapta, vahyedilmiş sözü, nübüvvet yıllarında Peygamber’in deruni tecrübesi ile harici tecrübesi arasındaki diyalogun ürünü sayar. Yani bir yandan Nebi’nin vahiy, ilham, murakabe, miraç gibi deruni süluku, diğer yandan savaşla meşguliyet, Medine’nin inşası, siyasi ve iktisadi düzen kurma gibi nübüvvet yıllarında ortaya çıkan olaylar arasındaki alışveriş. Bu yıllarda nübüvvetin dinî tecrübesinin tekâmül yönünde gelişme yaşadığına inanmaktadır. Ama yine de vahyedilmiş sözün ilahî boyutu ile insanî boyutunun birbirinden ayrı olduğunu düşünmektedir. (A.g.e., s. 10-17).
Bu ayrım, Suruş metinde kastedilmiş manayı metnin ilk ve cevher anlamı kabul etmediği ve “Metin âleminde müellifin niyetine uygunluk anlamında doğru yoktur” (A.g.y., Hakkaniyyet, Aklaniyyet ve Hidayet, s. 17) inancını dile getirdiğinde hermenötik bir mesele olarak göze çarpar. Hal böyle olunca “vahyedilmiş kelam” ile “muhatapların vahyedilmiş kelamda kastedilen manayı anlaması ve yorumlaması” arasındaki bağ olarak “kasdî delalet”i ortadan kaldırır ve vahiy sahibinin muradını, muhatapların vahye ilişkin çeşitli anlayış ve tefsirlerine indirger. Yani “Vahyedilmiş kelam kastedilmiş hiçbir anlamı garanti etmez, bilakis vahyin sahibi, insanların kendi kelamından anladıklarının çokluğunu kastetmiştir” inancını, “Vahyedilmiş kelam, vahiy sahibinin kastettiği anlamı garanti etmiştir” telakkisinin yerine geçirir. Bu konuda şöyle yazar:
Her ne kadar vahiy sahibinin niyetini keşfetmek hepimizin yoluna koyulduğumuz arzulanan kemal ise de genellikle sonuçta elde edebildiğimiz, vahiy sahibinin gerçek niyetinin beşer türünün kolektif çabasından başka bir şey olmadığıdır. Burada fiil ve fiilin gayesi özdeşleşir. (A.g.y., Tefsir-i Metin-i Metn, s. 8).
Bu söz ve benzerleri nevzuhur dinî bir söylem olarak etkileyici görünüyorsa da sözlerini hermenötik söylem bakışaçısıyla ele aldığımızda, vahyedilmiş söz ile vahyin muhataplarının anlama ve tefsiri arasındaki ilişkiyi izah eden hiçbir açıklama bulunamaz. O, işe yarar hermenötik bir açıklama getirmek yerine daha çok okuyucusunu kimi sufi şiirlerine ilişkin estetik bir idrake katılmaya çağırır ve bu yolla da anlayışını yaymaya çalışır. Suruş böylelikle kastın metnin anlaşılması ve yorumlanmasını değerlendirmede ölçüt olmasını, düzenleyici bir ideal ve anlama-yorumlama sürecinde bir yol göstericiye dönüştürür. Bu açıklamayla ilahî kelamın nihaî tefsiri bulunduğuna inanmayı sıkıntıya sokma ve bu telakkinin karşı düşüncesini, yani aralarında Kur’an’ın da bulunduğu vahyedilmiş metinlerin çok sayıda yorumu bulunmasının mümkün olmak bir yana, aksine hepsinin eşit seviyede ve birbirine paralel olduğu fikrini öne çıkarmanın peşindedir. Bast-i Bast-i Tecrübe-i Nebevî başlıklı röportajda çağdaş Kur’an araştırmacısı Bahauddin Hürremşahî ona, Allah’ın sözünü anlama ve yorumlamanın sonsuz olmasının imkanını sorduğunda şöyle cevap verir: “Böyle bir varsayım teorik olarak mümkündür. Pratikte tefsirin imkanları oldukça sınırlı ve şarta bağlı olsa da.” (A.g.y., Bast-i Bast-i Tecrübe-i Nebevî, s. 8).