Diğer bir zaaf noktası ise kasıt ve varsayımla bakmalarıdır. Goldziher ve başkalarının eserlerinde kasıtlı bakışa çok sayıda örnek görülmektedir. Ballantyne Irving, Kur’an’ı İngilizce’ye tercümesinin önsözünde meslektaşlarını hesaba çeker ve şöyle der: “Nöldeke ve Bill’in araştırmaları garezlidir.” Tercümesinin önsözünde müsteşriklerin aleyhine kullandığı çarpıcı detaylar vardır. Arapça’yı anlama ve yorumlamada hata da kimi müsteşriklerin sorunlarından biridir.
Sunucu:
Sayın Dr. Zemanî, size göre müsteşriklerin Doğu, İslam ve Kur’an’a karşı tavırları insaflı mıdır?
Dr. Zemanî:
Sayın Şerifî’nin sorusuna cevap vermeden önce girişteki konularla ilgili izahımı tamamlayayım. Sayın Şerifî, tamamlanması gereken iki noktaya değindi. Birinci nokta şarkiyatbilimin tavrı, hedefleri, motivasyonu ve mahiyetine ilişkindir. Esas itibariyle müsteşriklik şarkiyatçılık olarak tercüme edilmiştir. Şarkiyatbilim kavramının sonundaki “bilim” eki onun bilimselliğini ifade etmektedir. Oysa oryantalizm (şarkiyatçılığın Latince muadili) bu anlama gelmemektedir. Bildiğiniz gibi muhtelif bilim dallarını tanıtmak için “logy” son eki kullanılır. Logy “bilim” anlamına gelir. Ama burada logy kullanılmamış ve “izm” kullanılmıştır. “İzm” temelde eğilim ve inanç için vazedilmiş bir ektir. Bendenize göre müsteşrikler başlangıçta farkında olmaksızın zihinlerindeki gerçeği dile getirirken oryantalizm kelimesini şarkiyatbilim olarak vazetmişlerdir. Oryantalizm kelimesi bunun sırf bilimsel bir akım olmadığını, belli bir hedefi olan ve operasyon içeren bir akım olduğunu göstermektedir. “İzm” ekol ve akımın nişanesidir.
Değinilen daha da önemli ikinci nokta şarkiyatbilimin dönemleri meselesidir. Kendileri şarkiyatbilim için dört devre saydılar. Ben de değerlendirmelerimle gördüm ki eğer şarkiyatbilimi insanlık tarihinin gerçeği olarak ele alırsak başlangıcı milattan önce altıncı yüzyıla kadar gidecektir. Hahamenişlerden önce, İran ve Yunan iki büyük imparatorluğun rekabet ettiği sırada başta ticari rekabet olarak, bir yüzyıl sonra ilk müsteşriklik hareketi başlar ve Makedonyalı İskender, Yunan’ın dünya fatihi padişahı ünvanıyla yola düşerek bütün Doğu ülkelerini ele geçirir. İskender, Çin seddine kadar ulaşmayı başardı. Batının bu büyük ordusunun Doğuyu istila etmesinden önce onun hizmetinde şarkiyatçılar çalışıyordu. Onlar Doğu ülkelerinden birtakım bilgiler elde ettiler ve o bilgiler ışığında ilerleyişlerini sürdürerek ta oralara kadar gidebildiler. İskender, Çin seddinin kapılarına dayandığında gençlik çağında dünyadan göçtü ve hareket durdu.
Sonraları onların ardından Selçuklular ve diğerleri geldi. Doğu ülkelerini bölüştüler, bir süre İran’da ve başka ülkelerde kaldılar ve bu bölgeleri nüfuzları altında tuttular. Bence milattan önce altıncı yüzyıldan itibaren şarkiyatbilimin tarihsel cereyanı başlamıştır. Bu da yerkürede Doğu ve Batı iklimleri arasındaki kadim rekabetin başlangıcı olmuştur. Saldırganlık ve hücumda ilk hareket Batıdan gelmiştir. Daha sonra buna karşılık olarak Doğu tarafından da bazı hareketler vuku bulmuştur. Müsteşriklerin onunla eşzamanlı, hatta belki onun öncüsü olduğu bu rekabetin yaklaşık oniki yüzyılı Batılılar tarafından yürütülmüştür. Ben bu döneme şarkiyatbilimin birinci devresi adını veriyorum (İslam’dan 12 yüzyıl önceki dönem). Bu rekabet Hz. Mesih’in (a.s) miladına kadar devam etmiştir. Hz. Mesih’in (a.s) miladından sonra rekabetin çehresi değişmiş ve İslam’ın zuhuruna kadar 6 yüzyıl sürmüştür. Hatem-i enbiya Muhammed b. Abdullah (s.a.a) zuhur ettiği ve İslam son ilahî din olarak Doğuda ortaya çıktığında İslam’daki oldukça rasyonel sermaye sebebiyle Peygamber’in (s.a.a) İslam kültürünü yalnızca sunmasıyla hem Doğulular hem de batılılar onu hemen kabul etti. İslam’ın zuhurundan yaklaşık dört yüzyıl önce, yani miladi ikinci ve üçüncü yüzyıldan itibaren Avrupa ve Batı devleti kilisenin ve keşişlerine eline geçmesine rağmen İslam dünyaya arzedildiğinde Batılılar onu kabul etti ve ilk iki yüzyılda İslam’ın fütuhatı Fransa’ya kadar ilerleyebildi. İspanya ve Fransa’nın bir bölümü İslam’ı rahatlıkla kabul etti. Kilise sistemi ve Batı egemenliği bir anda bu çekişmede Batının sert biçimde yere çakıldığını hissetti.
Mesih’in dini hurafelerle dolu olduğundan İslam karşısında boy gösterme kabiliyetinden yoksundu. Askeri ve siyasi kuvvetleri de yoktu. Müslümanların iman gücü ise onlarınkiyle kıyaslanmazdı bile. Bu sebeple ciddi bir yenilgi aldılar. Hicri ikinci ve üçüncü yüzyılda bu yenilgi yaşandı. Ben bu devreyi şarkiyatbiliminin ikinci devresi olarak adlandırıyorum. Bu dönemde şarkiyatbiliminin çehresi değişmiş ve İslambilimi kimliğin bürünmüştür.