Temsilin bu boyutuna göre, nasıl ayna artık görülmez oluyor ve sadece içinde yansıyan görüntüler müşahede edilebiliyorsa, aynı şekilde bu misale göre ayna hükmünde olan Allah’ın zatı da görülemez ve müşahede edilemez. Bizim görebildiğimiz tek şey kâinattır. İbn Arabi’nin tabiriyle burada artık: “Hak, mümkünler âleminin tecelligahıdır. Buna göre âlem, âlemi ancak ve ancak Hak’ta müşahede edebilir.” (1, c:3, s: 116) Demek ki arifin ulaşabileceği en nihai nokta, kendisini Hakk’ın aynasında müşahede ederek kendi “ayn-ı sabitini” görebilmektir. Fakat o, asla Hakk’ın kendisini göremez. İbn Arabi’nin tabiriyle:
“Zatın tecellisi ancak mütecella lehin (=tecelliye mazhar olanın) istidadı oranındadır. Bunun ötesi de mümkün değildir. Mütecella leh, Haak’ın aynasında kendi suretinden gayrini göremez. Yani o, Hakk’ı görmemiştir ve görmesi de mümkün değildir; oysaki o, kendi suretini ancak ve ancak O’nda gördüğünü bilmektedir… Öyleyse daha yücesini görmeye tamah etme. Zira orada hiçbir şey yoktur. O’ndan ötede pür-yokluk dışında bir şey bulunmaz. O, sen kendini onunla rüyet edebildiğin bir aynadır.” (1, c:1, s. 61-62)
Bu paradoksun ikinci yüzü, çoklukta birliktir. Temsili anlatımı: Tek bir şahsın, büyük, küçük, her şekilde, her renkte, iç ve dış bükeyleri farklı oranlarda birçok aynanın olduğu bir ortamda bulunduğunu farz edelim. Bu ortamda bütün aynalar onu yansıtacaktır, ama her biri kendi kapasitesi ve konumu açısından ötekilerden farklı bir görüntü sergileyecektir. Burada daha önce değindiğimiz şu varsayımı da ekleyelim: Görüntünün varlığı, aynaya değil sahibine bağlıdır ve ayna, aslında yok hükmündedir. Bu durumda görüntü, aynaya bakan şahsın ta kendisidir. Buna göre söz konusu ortamda ortaya çıkan görüntüler, bütün farklılıklarıyla beraber aslında şahsın kendisi dışında bir şey değildir. Nitekim Eckhart şöyle der:
“Örnek olarak tek bir şahsın birçok aynada yansıyan çok sayıdaki görüntüsünü bir göz önüne alın; bütün bu görüntüler, görüntü olmak bakımından, aynaya bakan tek bir şahsın görüntüsü olmaktan başka bir şey değildir. Hiçbirinin bağımsız bir varlık ve bekası yoktur, varsa eğer o da o şahsa aittir.” (13, s: 304)
Bu temsilde, bir öncekinin aksine halk/mahlûkat Hakk’ın aynasıdır. Dolayısıyla yokluk mesabesinde sayılır ve asla görülmezler. Bu demektir ki arifin gözü sadece Hakk’ı görür, halkı değil. Eckhart’ın tabiriyle:
“Burada artık senin gözünde her şey Allah’ın kendisidir. Zira her şeyde sen, sadece Allah’ı görürsün.” (16, s: 249)
İbn Arabi’ye göre de ayna temsili, birliğe herhangi bir halel gelmeksizin çokluğun birlikten nasıl kaynaklandığını göstermek için uygun bir yoldur. (9, s: 120)
Kendi tabiriyle: “Mümkünler arasında, Hakk’ın varlığından gayrı bir varlık yoktur, tıpkı aynadaki görüntü misali”. (1, c:3, s: 396) İbn Arabi, bu temsilin her iki yüzünü, iki farklı ayna örneklendirmesiyle Füsus’un iki Fassı’nda ele almıştır. Fass-ı Ademi’de, mahlukat Hakk’ın aynasıdır. Yani Allah, kendi zatını mahlukatın; daha doğrusu yaratılış aleminin en zirvesi, yani İnsan-ı Kamil’in aynasında müşahede eder. Fass-ı Şisi’de ise Hakk’ın, Halkın/mahlukatın aynası olduğunu ve insanın kendi hakikatini Allah’ın aynasında gördüğünü dile getirir. (10, s: 20). Bu demektir ki vahdette kesret/birlikte çokluk dünya görüşü Allah’a ait iken kesrette vahdet/çoklukta birlik arifin dünya görüşünü oluşturur. Her biri, ötekini karşısındakinin aynasında görmektedir. Kavs-i Nüzul/İniş Yayında, Allah insanın aynasını cilalar ve onun aynasında tecelli eder. Kavs-i Suud/Yükseliş Yayında ise arif kendi kalbini cilalar ve benliği fani/yok kılarak Allah’ı gösteren bir ayna olur. (26, s: 112).
İmdi, arifin vahdete eriştiği nokta, iniş ve yükseliş yaylarının birleştiği noktadır ve ayna temsili her iki yüzüyle bunu izah etmek için elverişlidir. (27, s:119).
4. 1. 5. Ayna, hayal âlemi ve çelişenlerin birleşmesini anlatan bir temsil olabilir:
Aynanın karşısında yer aldığımızda, kendimizi aynada görürüz. Yani burada gören ve görülen birdir. Tasavvufçular, bu temsili süje-obje ve ben-öteki ikiliğinin nasıl ortadan kalktığını anlatmak için kullanırlar. (26, s:63). Eğer aynayı yok hükmünde sayacak olursak bu durumda sadece aynaya bakan kişinin gerçek bir varlığı olacaktır ki bunun anlamı şudur: Zuhur bulan zat, zahir olanın kendisidir; başkası değil. Eckhart’ın tabiriyle:
“Görüntü ve görüntünün sahibi birdir.” (14, s: 129)