Burhaneddin Muhakkık, Mevlânâ’yı tasavvufa, irfana ve nefsini edeplendirmeye çağırdı. Mevlânâ da son derece şevkle ve ilgiyle kabul etti, tasavvuf riyazet ve çile vadisine adım attı. Mevlânâ dokuz yıl boyunca Burhaneddin Muhakkık’ın öğretilerinden istifade etti. Pirinin tavsiyesiyle bilgi ve birikimini artırmak amacıyla Şam’a gitti.
Şam, Mevlânâ’nın döneminde fıkıh ve irfan yuvasıydı. Meşhur sûfi ve ârif İbn Arabî orada yaşıyordu ve pîrlik dönemindeydi. İslam dünyasının her tarafından âlimler onun etrafında toplanmıştı. Diğer taraftan da en namlı fakihlerin orada ders kürsüsü vardı. Mevlânâ bir müddet Dımeşk (Şam) ve Halep’te meşhur Hanefî fakih Kemalettin bin el-Adim’den (ö. 660 h.), diğer fakihlerden, İbn Arabî’den ve onun seçkin öğrenci ve dostlarından çokça istifade etti. Sonra Konya’ya döndü, fakihler ve sûfiler tarafından güzelce karşılandı ve tedris ve vaaz kürsüsüne oturdu. O kadar ilerledi ki dersine dört yüz kişi katılıyordu ve her taraftan iştiyakla kendisini görmek isteyenler geliyor, vaaz meclislerinde (dört bin kişiden fazla) büyük bir topluluk bulunuyordu.
Burhaneddin Muhakkık bir kez daha Mevlânâ’nın yanına geldi ve onu daha fazla riyazete, sükûta, halvete ve çileye davet etti. Mevlânâ daha fazla motivasyonla tasavvuf meydanında ilerledi. Her ne kadar hicrî 638 yılında Burhaneddin Muhakkık’ı kaybetse de şaşırtıcı hadisenin meydana gelmesi için yeterli zemin hazırlanmıştı.
Aşk
Mevlânâ’nın ruhsal değişimi ve âşıklığı 642 yılında bir görüşmeyle başladı. Şemseddin Muhammed bin Ali bin Melikdad Tebrizî (ö. 645 k.) Mevlânâ’nın varını yoğunu ateşe verdi, geçmişini ve geleceğini yaktı, onu deliliğe ve aşka sürükledi. Onun gönlünde öyle bir aşk ateşi tutuşturdu ki bir daha asla sönmedi:
İleri görüşlünün aklını denedim
Bundan sonra divane olmak isterim
Bu akıldansa cahil olmak lazım
Kendini deliliğe vurmak lazım.
Kamburu ufukların iftiharı Şems-i Tebrizî
Adımı sanımı bir hoş lakapla sildi süpürdü.
Şems-i Tebrizî, hayatının başı ve sonu belirsizlik perdesi arkasında olan sayılı kimselerdendir. Onun hakkında Rükneddin Secasî’den (ö. 601 k.), Ebubekir Zenbilbaf Tebrizî’den ve Baba Kemal Hucendî’den eğitim aldığı yazılmıştır.
Şems huzursuz bir ruh haline sahipti ve hiç kimse ona huzur veremiyordu. Bu sebeple kendine bilgili bir arkadaş bulabilmek için bir şehirden diğerine gitti ve bir ömrü uzun yolculuklarla başıboş, namsız ve huzursuz geçirdi. Sonunda Konya’ya geldi ve öğrencileriyle birlikte tedristen dönen Konya’nın büyük müderrisiyle karşılaştı ve onun hayatını şaşırtıcı biçimde değiştirdi. Mevlânâ kendisini Şems karşısında yeni öğrenmeye başlayan bir öğrenci gibi gördü ve onu mürşidi, muradı ve maşuku olarak kabul etti. Her şeyini Şems’in varlığında, Şems’in sesinde, Şems’in bakışında, tutku ve şuhudda eritti. Hatta kendi divanını ona hediye etti ve Şems’in adını mahlas olarak seçti.
Bu mülakattan sonra Mevlânâ yeni bir hayata başladı. Şems onun kendinden kopmasını, dünyadan, dünyayla alakalı şeylerden, şöhretten, şehvetten, mahbubiyetten, medreseden, pazardan ve diğer her şeyden kurtulmasını istiyordu. Böyle de oldu. Mülakatın daha ilk günlerinden itibaren Mevlevihane’yi, medreseyi, dersi, vaazı ve diğer her şeyi bıraktı, bütün vaktini Şems’le halvette sırdaşlık ederek geçirdi. Semah yapmakla ve gazel yazmakla uğraştı. Öyle ki Konya uleması, büyükleri ve halkı onun açık değişiminden rahatsız oldular:
Zahid idim terane söyler ettin
Fitne sofrasının başı ve bade arayan ettin
Seccadede oturan vakarlı biriydim
Mahallenin çocuklarına oyuncak ettin.
Şems’in bakışı ve davranışları Mevlânâ için çok zevkli ve hoştu; ama müritlerine ve öğrencilerine makbul gelmiyordu. Zira Şems’in konuşmaları pervasız, küstah ve yaralayıcıydı. Rahatsızlıkları aşikâr oldu ve Şems’i ölümle tehdit ettiler. Bu tehditler artınca Şems, Mevlânâ’ya haber vermeden Konya’dan ayrıldı ve kendisinden geriye bir iz bırakmadı. Şems’in Konya’dan gittiği haberi Mevlânâ için büyük faciaydı ve onu çok sarstı:
Acep, o güzel dilber nereye gitti?
Acep, o güzel boylu servi nereye gitti?
Aramızda bir mum gibi ışık veriyordu
Nereye gitti, acaba bizsiz nereye gitti?
Divane gibi geziyorum sahrada
Ki o ahu bu sahrada nereye gitti?
Açıkça söyle ki Şemseddin Tebriz
“Güneş saklanmaz” demişti nereye gitti?
Mevlânâ, Şems kaybolduğu günden itibaren onu aramaya başladı; ama bir izine rastlayamadı. Bu olayın kendisine verdiği acıyı şiirlerinde göstermiştir:
Nereye gittin de haber çıkmadı senden?
Kime küstün, kime kin dolu gittin?
Bir müddet sonra Şems-i Tebrizî’nin Şam’da olduğu haberini aldı:
Müjde geldi Şam’da Şems-i Tebrizî
Ne sabahlar olsun eğer Şam’daysa