Hemen oğlunu onun arkasından yolladı. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled Dımeşk’e vardığında bazı izler vasıtasıyla onu buldu ve Mevlânâ’nın davetini kendisine iletti. O da kabul ederek Konya’ya geri döndü. Mevlânâ ve müritleri tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Buna rağmen Konya’ya ikinci gelişi de tedirginlik ve kötü sözler yüzünden uzun sürmedi. Mevlânâ’ya yine haber vermeden Konya’yı terk etti. Bir rivayete göre de Mevlânâ’nın bazı mutaassıp sevenleri tarafından bu şehirde 645 yılında öldürüldü.
Şems’ten ayrılık düşüncesi bu kez Mevlânâ’yı delilik haddine ve anlatılamaz bir hale sürükledi. Bir müddet ıstırap içinde ve perişan Şems’i bekledi. Şam’da onu bulabileceği tasavvuruyla Dımeşk’e gitti ve bir süre onu aradı. Ümitsizliğe kapılarak Konya’ya geri döndü; ama Şems’i düşünmekten hiç vazgeçmedi, aksine düşüncelerinde ve eserlerinde onu her zaman korudu. Ondan öğrendiği şekilde sâlikleri irşad etti.
Şems’ten Sonra
Şems’ten sonra Mevlânâ, Zerkub olarak bilinen Selahattin Feridun Konevî’ye (ö. 657 h.) bağlandı. O Konya halkındandı ve Konya’da bir kuyumcu dükkânı vardı, esnaf idi. Zahirî ilimlerden hiçbir şey bilmezdi. Hatta doğru düzgün konuşamazdı. Mesela kilite kitil, müptelaya müftela diyordu. Ancak Burhaneddin Muhakkık’ın müridi, dostu ve itimat ettiği bir kimse olduğundan, Şems-i Tebrizî’nin Konya’da ikameti döneminde Mevlânâ ve Şems’i ağırladığından, onların meclislerinde özel bir hale büründüğünden, Mevlânâ onda bâtın sefasını bulduğundan dolayı ona saygı gösterdi ve on yıl boyunca onunla sırdaş ve hemhal oldu. Dostlarını ona itaatle görevlendirdi ve kendisi de onun hizmetinde oldu. Onu vasfeden birçok gazel okudu. Zerkubî 657 yılında bir hastalık sonucu vefat edene kadar böyle devam etti.
Bundan sonra Şems-i Tebrizî’nin hatırasını yaşatan şahsiyet, Mevlânâ’nın seyyid, güvenilir, ömrünün hâsılı, zamanın Cüneyd’i ve Bayezid’i bildiği ve Çelebi diye tanınan Hüsameddin Hasan bin Muhammed bin Hasan bin Ahi Türk (622-683 h.) oldu. Çelebi daha gençlik yıllarından itibaren Mevlânâ’nın hizmetindeydi ve aşkla ona bağlıydı. Onun sülûku ve fütüvvetinin keyfiyeti, Mevlânâ tarafından özel bir saygı görmesini sağladı. Öyle ki Şems-i Tebrizî’nin Konya’ya girdiği ilk andan itibaren onunla hemhal oldu ve Mevlânâ’dan sonra da onun yerine geçti.
Hüsameddin Çelebi’nin rolü şudur: Mevlânâ’yı Mesnevî’yi yazmaya ikna etmiştir, ondan irfanî, ahlâkî ve dinî hakikatleri nazım şeklinde okumasını ve sâliklerin imkanına sunmasını istemiştir. Bu öneri hemen Mevlânâ tarafından kabul gördü ve hemen orada Mesnevî’nin başında yer alan neyname beyitlerini ona söyledi. Bu şekilde Mesnevî ortaya çıkmaya başladı. Bütün bunlarla beraber Mevlânâ açıkça, Mesnevî’yi ortaya çıkaranın Hüsameddin Çelebi olduğunu söyler ve Mesnevî’nin altı defterinde de onu yüceltir:
Ey Hakk’ın ziyası Hüsameddin
Işığınla Mesnevî Ay’ı geçti
Umut edilen insan! Senin yüce himmetin
Çekiyor bunu; Allah bilir, nereye
Bağlamışsın bu Mesnevî’nin boynunu
Çekiyorsun bildiğin yere doğru
Bundan sonra Mevlânâ’nın hayatı, âşık bir şair ve yanık bir sûfî olarak iki şekilde özetlendi:
Şiir söylemesi: On dört yıl boyunca (658-672 k.) Mevlânâ’nın okuduğu ve terennüm ettiği şiirleri, Hüsameddin Çelebi kaydediyordu ve bu iş tüm hızıyla devam ediyordu. Her ne kadar arada Hüsameddin Çelebi’nin eşinin vefatı sebebiyle şiir okuma ve yazma işi bir müddet kesintiye uğrasa da on dört yılın sonunda edebiyat ve tasavvuf alanındaki büyük şaheserlerden biri meydana geldi. Bu eserin fars edebiyatı, kültürü ve tasavvuf alanında özel bir konumu vardır.
Sûfî irşadı: Mevlânâ ömrünün son on senesini halkı sûfîlerin ve âriflerin yoluna irşad etmeye adadı ve Mevlevilik gurubunu ortaya çıkardı. Bu, Rum beldelerinin tamamında öyle yayıldı ki idarecilerin çoğu, içinde de bütün Rum beldelerinin hükümdarı olan Muinüddin Pervane ona yöneldiler. Ama o, izzeti nefsi ve ihtiyaç duymaması nedeniyle onlara yönelmiyor, daha çok halkla ve esnafla muaşerette bulunuyordu.
Son olarak Mesnevî’nin altıncı defteri tamamlanmadan önce Mevlânâ hastalık ve yüksek ateş neticesinde hayata gözlerini yumdu. Konya halkının tamamı, hatta Hıristiyanlar ve Yahudiler minnet duygusuyla onun cenazesini büyük bir hürmetle kaldırdılar. Vasiyeti gereği Şeyh Sadreddin Konevî imametinde cenaze namazını kıldılar ve babasının kabrinin yakınına defnettiler. Kırk gün ona yas tuttular ve onun yerine Hüsameddin Çelebi’yi Mevlevilik silsilesinin önderi olarak seçtiler.
Şahsiyeti
Düşünürler muhtelif bakış açılarıyla Mevlânâ’ya bakmışlardır. Bazıları onu büyük bir ârif, meşhur bir şair ve insan-ı kâmil olarak tanımışlardır. Hatta onu dünyanın en büyük şairi veya İran’ın en büyük şairi kabul edenler vardır. Manevî açıdan da ona insanüstü bir imaj vermişler, kendisinden kerametler nakletmişlerdir. Ona Peygamber’in (s.a.a) yanında yer vermişler ve şaşırtıcı övgülerde bulunmuşlardır. Bazılarıysa ona hakaretler etmiş, onu fısk, küfür ve mezhepsizlikle itham etmişlerdir.