Bunlar ne eksik ne fazla Malebranche'ın “okasyonalizm”inin de ilkeleridir: Aristo'nun, bir topa çarpan diğer bir topun, ikinciyi harekete geçiren bir enerjiye sahip olduğundan hiç kuşkusu yoktur. Bu net biçimde gözlemlenebilen bir şeydir ve bu da, sözkonusu filozof için yeterlidir. Çünkü o, neredeyse sürekli duyunun kanıtı peşindedir.” “Onlara göre (yani Aristocular) cisimlerin, maddelerinden ayrı bir cevheri vardır. Bu cevher, gördüğümüz etkilerin hakikî ve aslî sebebidir.” “Eski filozofların hataları aleyhine olan hakikatleri açıklıkla tespit etmem ve özetle, sadece bir tek hakiki sebep bulunduğunu, çünkü bir tek hakiki Tanrı mevcut olduğunu, herşeyin zât ve kuvvetinin Tanrının iradesinden başka bir şey olmadığını göstermem lazım. Hiçbir doğal sebep, hakiki sebep değildir. Aksine yalnızca mukarin sebeptir (veya mukarin illet).” “Bu da varlığın yaratıcısının şu veya bu zamanda, şu veya bu fiili yaratmasına sebep olur.”
İnsan konusuna gelince, Malebranche insanı, kendi fiillerinde yaratıcı ve etkin görmez. İnsanın iradesi ile fiili ve onun gerçekleşmesi arasında yakınlıktan başka bir ilişki düşünmez. Bu da Eş'ariler ve Gazali'nin ortaya attığı “kesb teorisi”nin aynısıdır. Malebranche ile Eş'ariler ve Gazali arasındaki en çarpıcı benzerliklerden biri, “kesb teorisi”ni ispatlamak için öne sürülmüş delillerdeki benzerliktir. En önemli delil olan, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olmadığı meselesi Eş'ariler tarafından aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:
Kul kendi fiilinin yaratıcısı olmak isterse fiil üzerinde ve onu nasıl gerçekleştireceğine ilişkin âlim olmalıdır. Fakat insan, kendi fiili üzerinde ve onu nasıl gerçekleştirdiğine ilişkin bilgi sahibi değildir. Öyleyse kendi fiilinin yaratıcısı değildir. Bu delil, Eş'arilerin kitaplarında ittifaka yakın çoğunlukta değişik şekillerde görülmektedir.
Bu kıyasta şart hükmü, genel bir ilke ve büyük önermeden çıkartılmıştır: “Her yaratıcı, kendi fiiline ve onun nasıl gerçekleştiğine dair ilim sahibidir.” Kelamcıların çoğu bu ilkeyi aksiyom olarak almıştır. Fahru Razi, el-Erbaun'da, aksiyoma ilaveten teyit edici olarak Kur'an ayetine de istinat eder:
“أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ”
Burada “istifham-i inkari”den çıkan şudur ki, “yaratıcı” kendi fiilinden haberdardır, onun hakkında ve nasıl gerçekleştiğine (latif ve haberdar olandan çıkmaktadır) dair ilim sahibidir. Şerhu'l-Mekasıd şöyle der: “Bu ayette, âlimin fail olduğundan, failin âlim olduğuna istidlal edilmiştir.” Belki de kastedilen, “her fail kendi fiilinin ilmina sahiptir” hükmü doğruysa onun tersinin de doğru olduğudur: “Kendi fiilinin ilmine sahip olmayan onun faili değildir.”
Bu kıyasın küçük önermesi de (İnsan kendi fiilini ve onun gerçekleştiğini bilir) muhtelif şekillerde ifade edilmiştir. Hepsinin sonucu da şudur ki, birçok durumda insandan, az veya çok olabilen belli bedensel fiiller sadır olur. Yani o fiil başka bir şekilde de gerçekleşebilirdi. Öyleyse bu fiilin, fiiliyat kazandığı bu şekilde gerçekleşmesi tercihli olmasını gerektirir ve tercihli olma hali, o şahsın maksadının dışında değildir. Kasdın da, daha önce şahsın o amelin keyfiyetinden haberdar olması durumunda anlamı vardır. Lakin biz, o şahsın detaylarla ilgili hiçbir kasdı olmadığını görüyoruz. Sadece fiilin aslını kasdetmiştir, detaylarını değil.
Fahru Razi şöyle der: “Bu meseledeki şahidimiz şudur: Hareket halinde bazı fiilleri gerçekleştiriyoruz ve bizden, aklımıza gelmeyen cüzi hareketler sadır oluyor. Yahut harekette başlangıç ve son arasında hareketin detaylarına dair ilmimiz bulunmuyor ve onları kastetmiyoruz.” Burada kastettiği şudur ki, mesela harekette başlangıç ve son arasında kaç adım atacağımızı ve nasıl adım atacağımızı bilmiyoruz. Yahut denmiştir ki, parmaklarımızı hızlı hareket ettirdiğimizde bu hareketin sayısı ve niteliği hakkında bilgimiz bulunmuyor. Veyahut şöyle: Uyuyan bir şahıs görürüz. Veya bir miktar yürüyen birini. Ya da bir süre konuşan bir konuşmacıyı. Veyahutta bir miktar yazı yazan bir katibi. Ama yol veya söz ya da yazının detaylarını ve adımların, lafızların, kelimelerin sayısını bilmez. Az veya çok olmaları mümkündür. Öyleyse bu miktarın tercihi, tahsis edenin onu hesaba katmasını gerektirir ki işte bu kasıttır. Kasıt ise ilimsiz olmaz. Halbuki başlangıçta hiçbir şekilde ilmin işin içinde olmadığını söylediğimizde fiiller, onun failinin yarattığı şeyler olamaz. Aynı şekilde, parmağını hareket ettiren her birimiz onun cüzlerini de (sinirler, organlar, omurlar vs.) hareket ettirmiş oluyoruz. Halbuki bu cüzler hakkında hiçbir bilgimiz de yoktur. Öyleyse parmakları hareket ettirme hakkında nasıl ilim sahibi olabilir ve onu kastedebilir?