Bu son istidlalin aynısını, aynı küçük ve büyük önermelerle, hatta aynı örnekle Malebranche'ta da görmemiz oldukça ilginçtir. O, failin, kendi fiilini nasıl gerçekleştirdiğini bilmesi gerektiğine ilişkin büyük önermeyi, bedensel fiillerimizin nasıl gerçekleştiğini bilmediğimizle ilgili küçük önermeyle ispatlamakta ve şu sonucu çıkarmaktadır: Bedensel fiillerimizin faili ve yaratıcısı değiliz: “Elimizi nasıl hareket ettirebiliriz? Onu hareket ettirebilmek için dinamik kuvveti (hayvani nefis) belli sinirler yoluyla belli kaslara göndermemiz gerekir ki onları açıp kapamaya zorlasın. Çünkü sadece bu sırada, onlara bağlanan el harekete geçebilir. Bazılarına göre bu hadisenin nasıl gerçekleştiği bilinmemektedir. Oysa biz, dinamik kuvvet, sini ve kas sahibi olduğunu bilmeyen insanların da ellerini hareket ettirebildiklerini görüyoruz. Hatta bu hareketi, anatomiyi çok iyi bilenlerden daha ustalıkla ve kolayca yapabiliyorlar. Dolayısıyla insanlar, ellerini hareket ettirmeyi dilerler, ama onu nasıl harekete geçireceğini sadece Tanrı bilir ve bunu yapabilir. Eğer insan burcu yükseltip alçaltmayı başaramasa da hiç değilse bu iş için ne yapması gerektiğini bilir.” “Fakat hiçkimse, dinamik kuvvet sayesinde parmaklarından birini hareket ettirmek için ne yapması gerektiğini bilmez. Öyleyse insanların parmaklarını hareket ettirmek için kudrete sahip olduğu nasıl söylenebilir?” Bunun, hiçbir eksik ve fazla olmaksızın tastamam Eş'arilerin el ve parmakları hareket ettirme konusundaki istidlalinin aynısı olduğunu görüyoruz. Lakin onyedinci yüzyılın ilmi ve o günün anatomisi gözönünde bulundurulduğunda Malebranche bu çıkarımı daha bilimsel ifade etmiştir.
7. Eş'arilerden Hume'a
Hepsinden ilginç olan, aynı çıkarımı Hume'un da ortaya atmasıdır. Üstelik de Tanrının mutlak kudretini ispatlamak için değil, aksine her türlü nedenselliği reddetmek ve sonuç itibariyle de Tanrının varlığını inkar etmek için. Açıkçası Hume, Malebranche'ı izleyerek varlıklarda “kudret” adında bir şeyi reddeder ve nedenselliği bitişiklikle ifade ederken insan konusunda bazı sorunlarla karşılaşır. O da, insanın, nedenselliği ve sonuçta da kudreti kendi nefsinde hazır bulunan bilgiyle elde etmesidir. Tabiat âleminde duyularıyla onu hissetmese de. Whitehead de aynı temelde Hume'a itiraz eder. Fakat Hume, bu soru ve sorunları öngörmüş ve Malebranche'ın metoduyla onlara cevap vermeye çalışmıştır. Jean Wall şöyle yazar: “Belki de denebilir ki biz kendimizde ve iradeli fiillerimizde bir etki ve üretim boyutu bulabiliriz. Ama Hume'a göre bu konuda da yanılıyor ve kuruntuya kapılıyoruz. Çünkü acaba iradeli bir fiilde, mesela hangi organları harekete geçirmemiz gerektiğini biliyor muyuz? Eylemin şeklini bilmediğimize göre, olabilecek her tür içinden bir etki ve üretim gücünü de kendimizde bulamayacağız demektir. Hume'a göre bu, bedenimizi kendi irademizle harekete geçirmek için güçten yoksun olduğumuzun delilidir. Lafzın kullanıldığı anlamda üretici kuvvet devrede olmaksızın bedenimiz harekete geçmektedir.”
Malebranche ve Eş'ariler, reel evrenle ilgili bilgimizi Tanrının yarattığını kabul ederek onu “nesne” ile “zihin” arasındaki aracı halka yapmanın derdindedir. Fakat daha temel soru şudur: Tanrıyla ilgili bilgimiz nereden kaynaklanmaktadır? Descartes ve Malebranche, fıtri kavramlarla ve Anselmus'un varoluşsal kanıtına benzeyen kanıtla Tanrının varlığını ispatlamaya çalışmıştır. Ama bu kanıtın zayıflığını sonraları mesela Kant gayet güzel kanıtlamıştır. Eş'ariler de tüm kelamcıların metoduyla, “hüdus” veya “itkan-i sun” yoluyla kudret sahibi âlemin Rabbini ispatlama gayretindedir. Bu, sonraları batılı düşünürler arasında (özellikle onyedinci yüzyıl ve onsekizinci yüzyıl başlarında) sistem ve teleoloji kanıtını Tanrıyı ispatlamanın tek yolu olarak gösteren metodun aynısıdır. Ama Malebranche ve Eş'arilerin prensibini kabul edersek bu kanıtların yolu tamamen kapanır. Nitekim İbn Rüşd, Eş'arileri tenkit ederken şöyle der:
“و بالجملة فکما من انکر وجود المسببات مرتبة علی الاسباب فی الامور الصناعیة او لم یدرکها فهمه فلیس عنده علم بالصناعة و لاالصانع کذلک من جحد وجود ترتب المسببات علی الاسباب فی هذا العالم فقد جحد الصانع الحکیم تعالی الله عن ذالک علوا کبیرا”
Yani eğer okasyonalizmi kabul edersek hakim olan Allah'ın ispat yolu kapanır.
“و بالجملة متی رفعنا الاسباب و المسببات لم یکن هیهنا شیء یرد علی القائلین بالاتفاق”
Başka bir yerde de şöyle der: Eğer doğal sebepleri reddedersek artık her fiilin bir faili bulunduğunu söylemeye güç yetiremez ve bir şeyin icabı olan ilintiyi ispatlayamayız.” Lüzumu asla istinbat edemeyiz ve hatta artık kanıtla bile konuşamaz hale geliriz.
“الاتقان یدل علی کون الفاعل عاقلا”
Eğer bir kimse dünyada tezahür eden sebepleri inkar ederse görünmeyen âlemde bir fail sebebin varolduğunu ispatlamak için elinde hiçbir yol kalmaz. Sonuçta nedenselliği inkar eden kimseler, Allah'ın yarattığı varlık hakkında bilgiye ulaşmanın yoluna sahip olamazlar.