4.4. Dinamik Bir Dünya Görüşü Edinmek
Medeniyetin dinî prensiplerini gözönünde bulundurduğumuzda aralarında İslam medeniyetinin de yer aldığı büyük medeniyetlerde teorik ve bilimsel sosyal faaliyetlerin, siyasi iktisadi, ahlaki, fikri ve felsefî tecrübelerin bir dinî bakış ve dinî eğilim türünden kaynaklandığını anlayabiliyoruz. İslam medeniyeti, Kur’an ve Sünnet’ten çıkarılmış dinî kanunlar bütünüyle İslam toplumunda hayatın tüm boyutlarını, bireysel, toplumsal, siyasi, kültürel ve iktisadi hayatın her anını kapsamaktadır. Öte yandan bu dinî kurallar, insan hayatının doğal ilkeleriyle de mutabakat halindedir. Bu nedenle kısa zaman içinde İslam medeniyetinin mekânsal ve coğrafi sınırları yayılarak genişleyebilmiştir. Öyle ki Hicri birinci yüzyılın sonunda Hindistan’dan Atlas Okyanusuna, Kafkaslardan Fars Körfezi’ne kadar her yerde İslam bayrağı dalgalanmıştır. (Belazurî, 1367, s. 181-287; Le Strange, 1376, s. 19; Hutti, 1366, s. 633).
İslam dininin siyasi düşüncesi “la ilahe illallah” ışığında tecelli ettiğinden ve Peygamber’in (s.a.a) şiarı “قولوا لا اله الا الله تفلحوا” (Allah’tan başka ilah yoktur deyin, kurtulun) (Meclisî, 1404, c. 18, s. 202) olduğundan İslam, bu yolla, İslam toplumu sahasında yerini almış çeşitli milletler ve kavimlerin tamamını vahdet bayrağı altında biraraya getirmiş ve aralarında derin bağ kurmuştur. Dolayısıyla İslam, bu özelliğiyle bütün dinleri birlik olmaya ve Allah’a ibadete çağırmaktadır. Allah, Kur’an’da şöyle buyurur:
“De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.” (3/Âl-i İmran, 64).
Bu nedenle İslam’ın üzerinde durduğu vahdet ve tek parça olma ilkesi dinamik dünya görüşüne sahip olmanın neticesidir. İslam’ın ilerlemesinde ve güvenliğin temininde, sonuç olarak da medeniyet inşası ve onun parlamasında önemli bir etken sayılmaktadır. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 2, s. 177).
Allame Tabâtabâî, insanın dünya görüşünün davranış ve eserleri üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Bir yerde, maddi hayatı ve maddi hayattan bireysel fayda talebine odaklanmayı (sosyal fayda düzleminde birliği sağlamayı değil) tek boyutluluk saymış ve bu atmosferde yapılan eylemi, çevresi sarılınca sürekli kötülük kutbuna yönelen akrep gibi görmüştür. (A.g.e., c. 8, s. 178).
4.5. Yanlış Toplumsal Geleneklerle Mücadele
İslam dini ve onun Arap Yarımadasındaki zuhurundan sonra bu dünya görüşünden doğmuş İslam medeniyeti, sadece o bölgede değil, hatta geniş bir coğrafya alanında sosyal ve kültürel pek çok yanlış gelenekle mücadeleye girişmiştir. O kadar ki bu geleneklerin çoğu toplumda tamamen unutulmaya yüz tutmuştur.
Kur’an’da emsalleriyle mücadele edilen bu gelenekler arasında kolektif davranışı ortadan kaldıran ve toplumdaki bir kesimin zararına olan “hamiyet” vardır. Bu cahiliye inancı, yani şiddetli taassup ve öfke, “Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi.” (48/Fetih, 26) ayetinin dikkat çektiği gibi, cahiliye döneminin kültürüne ait bir diğer bileşen sayılmaktadır. Müfessirler cahiliyedeki asabiyet ve taassubun menşeini, kimi zaman atalardan miras ve yalnızca hak ve hakkaniyet karşısında teslim ve bağlılığı engelleyici âdet ve geleneklerden kaynaklanan gurur ve böbürlenmeye dayandırmaktadır. (Bkz: 1372, c. 9: 191; Fahri Razi, 1420 Kameri, c. 28: 85). Bir grup müfessir de cahiliyedeki hamiyetin, kâfirlerin aklını örten öfke dolu taassup olduğuna inanmaktadır. (İbn Âşur, tarihsiz, c. 26: 163; Tabâtabâî, 1417 Kameri, c. 18: 289; Fadlullah, 1419 Kameri, c. 21: 123). Başka bazı müfessirler ise cahiliyet hamiyetine, belli bir inanç ve yol ile kayıt altına almaksızın gurur, böbürlenme ve kibir anlamını vermektedir. (Bkz: Sadıkî Tehranî, 1365, c. 27: 201; Tantavî, tarihsiz, c. 12: 281). Bundan dolayı taassup, hakikati kavramaya mâni olmakta ve medeniyetin gelişmesini engellemektedir. Dolayısıyla hakikatten uzaklaşmayı ve aklı kullanmamayı cahiliye tutuculuğunun sonuçları arasında saymak mümkündür. Bunun sonu da değerlerin değer karşıtlığına ve tam tersine dönüşmesi ve İslam medeniyetinin çöküşünde önemli etkenlerden biri haline gelmesidir.
Bu işi yapan ilk kişi Kuleyb b. Vâil idi. Peygamber (s.a.a), İslam’ın zuhuruyla birlikte “hamiyet”i men etti ve onu, cahiliye döneminin eylem ve işlerinden biri saydı. (Cevad Ali, 1367, c. 7, s. 149). Yanlış toplumsal geleneklerden biri de “isti’sar”dır. İsti’sar şöyle tanımlanır:
“اسْتَأْثَرَ فلان بالشيء:ای استبد به و خص به نفسه” (Falanca bir şeyin kontrolünü ele geçirdi: Yani, onu kontrol altına aldı ve onu kendine ait kıldı.) Genel olarak İslam, isti’sar yoluyla ve başkasının hakkına el konarak ya da çalışıp çabalamaksızın elde edilmiş her türlü kazanç ve gelire karşıdır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: