Allame Tabâtabâî, izahatının devamında şöyle der: “Şia, çoğunluğun bazı tarzlarına ve yöntemlerine yönelik eleştiri ve itirazlarda bulunmasına ve bu tür bozuklukları ıslah edebilmek için büyük çaba sarfetmesine rağmen asırlar sonra güvenlik ve bağımsızlık nimetinden bir miktar nasiplendiğinde, bu yöntemler ve tarzların İslam toplumunda ve İslam medeniyetinde derin kök salması, genelin arasında da âdetlere ve ikincil tabiat haline gelmesi nedeniyle bu kökü sökmede ve ilk dönemdeki pâk İslamî tarzı yerine koymada başarılı olamadı. Bunların en önemlilerinden biri, Kur’an-ı Şerif’in var edilmesini ve korunmasını vurgulayarak emrettiği, Nebiyy-i Ekrem’in de (s.a.a) davet edip asla gözardı edilmemesini tavsiyede bulunduğu toplumsal düşünce idi. Müslümanlar, Kitap ve Sünnet ile bir şekilde temasta olması gereken her nazariyede toplumsal düşünerek her mümkün temas vasıtasıyla görüş ayrılığının ortaya çıkmasını ne pahasına olursa olsun önlemekle yükümlüydüler.[2] Fakat Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatı ve ihtilafların ortaya çıkmasıyla birlikte bu üslup terkedildi ve tüm İslamî işlerde, hatta oluşmuş kültürde bile görüş ayrılığı yaşandı. Herkes ayrı bir yol tuttu ve kendisine mecburen bireysel bir hayat kurdu… Şia’nın arasındaki dinî ve zevke dayalı bütün ihtilaflar, İslam’ın ilk döneminde yeşermiş ihtilaflar kökünden ve dinî düzenin bozulmasından türemiş filizlerdir. Hepsi de aynı köke rücu eder: Kur’an’ın talimatlarından birinin yere çalınması. O talimat da Müslümanlara toplumsal düşünme görevi veren emir ile fikir ve inançta birliği koruma yükümlülüğüdür. (A.g.e., c. 18, s. 50-52).
4.7. Ahlak Eksenlilik
İslam’ın insanî ahlak üzerinde durması, beşerî medeniyetin bekası, gelişmesi ve yükselmesinin etkenlerinden ve özelliklerinden bir diğeri kabul edilmektedir. Bununla ilgili olarak Kur’an’da geçen ayetlerin toplamından, ahlakî çöküşün ve maneviyat krizinin sosyal, kültürel, siyasî ve askerî çözülmenin girizgahı olduğu, sistemlerin ve uygarlıkların ortadan kalkmasına yol açtığı hakikati anlaşılmaktadır. Bu, topluma ve tarihe hâkim âdetlerden biridir. Çünkü bir toplum ve uygarlık, toplumda ilkelere, değerlere ve ahlaka riayet ettiği takdirde mutlu hayatını sürdürebilir, dinamizm ve kalıcılığını koruyabilir, gelişme ve mükemmelleşmesine umut bağlayabilir. (Keremî Feridunî, 1385, s. 419). Bir rivayette Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakledildiğine göre bi’setinin felsefesi konusunda şöyle buyurmuştu: “إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَکَارِمَ الْأَخْلَاقِ” (Ben, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim) (Meclisî, 1403, c. 67, s. 372). Başka bir rivayette İmam Sâdık’tan (a.s) aynı mana daha açık biçimde gelmiştir: “إِنَّ الْبِرَّ وَ حُسْنَ الْخُلُقِ يَعْمُرَانِ الدِّيَارَ وَ يَزِيدَانِ فِي الْأَعْمَارِ” (İyilik ve güzel ahlak memleketi âbâd eder ve ömürleri uzatır) (A.g.e., c. 68, s. 395).
Kur’an-ı Kerim, ahlakî faziletlerle amel etmeyi ve ahlakî yozlaşmadan uzak durmayı insanların ve toplumların gelişip yücelmesinde asli etken kabul eder. Her türlü ahlaki fesat, fasıklık ve fenalığı da yıkımın sebebi görür ve şöyle buyurur:
“وَ لا تُطيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفينَ *الَّذينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَ لا يُصْلِحُونَ” (26/Şuara, 151-152). Bu ayet, çok önemli bir alanda İslam medeniyetine ciddi felaket getirecek ahlakî yozlaşmayla mücadelenin örneklerinden biri kabul edilebilir. Kur’an’ın ifadesine göre bu bireyler yeryüzünde fesada girişmiştir ve ıslah niyetleri yoktur. Allame Tabâtabâî, sözkonusu ayeti tefsir ederken şöyle yazar: