6. Nüzulden önce ve sonra Peygamber’in (s.a.a) halleri, Kur’an’ın yazımı, Kur’an katipleri ve hafızları, halifelerin davranışı -Ebubekir’in hilafetinden Hz. Ali’nin (a.s) zamanına kadar-, Benî Ümeyye ve Benî Mervan hilafeti, ilk tefsirlerin ve Kur’an tercümelerinin ortaya çıkış tarihi, Kur’an kârileri, Kur’an’ın yayılması için gösterilen çaba ve Müslümanların bu işe önem vermesi, Kur’an’ın tezhibi ve güzel yazımı vs. gibi bahislerin tamamı, Kur’an ilimleri bir yana, tarih ve siret kitaplarında ilgilenilmiş tarihsel konulardır. İddianın şahidi, bu bahislerin, Taberi Tarihi, İbn İshak Sireti, İbn Hişam Sireti, Mesudî’nin Murucu’z-Zeheb’i, İbn Haldun Tarihi, İbn Esir’in Kamil’i vs. gibi tarihsel kaynaklara yansımasıdır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an ilimlerinin kaynaklarında geçen bu kabil bahisler ve müzakereler genel olarak tarih kitaplarına başvurmuş ve istinat etmiştir. Bu nedenle tarihsel metodlardan yararlanılması ve tarihsel sened ve belgelerin tenkidi bu grup bahislerde gerekli işlevi üstlenebilmektedir.
7. Tarihsel metodun Kur’an ilimleri alanındaki en temel işlevini, nüzulün başından Peygamber’in (s.a.a) rıhletine kadar “Kur’an tarihi” ve Kur’an’ın toplanma şekliyle ilgili bahislerde bulmak mümkündür. Elbette ki “Kur’an tarihi” kavramı, çağdaş dönemde gündeme geldiği şekliyle eskilerin eserlerinde yaygın değildi. Aralarında Bedruddin Zerkeşî’nin telifi el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı ve Suyutî’nin telifi el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı gibi kitapların bulunduğu Kur’an ilimlerinin temel kitapları “Kur’an tarihi” kavramından bahsetmemiştir. Son yüzyılda “Kur’an tarihi” başlığı, ilk olarak Alman Nöldeke tarafından önerilmiştir.
Yine, ilk kez Blachère’in Kur’an tercümesinin yayınladığı 1945 yılındaki çalışma, konuya ilgi duyanların dikkatini çeken mukaddime oldu. Bu eser; tarih, lugat ve edebiyat kaynakları ve bahislerini tenkitle ilgili en net çalışmadır. Özellikle günümüzdeki kıraatı tedvin ve tespit konusunda ilgi odağı olmuştur.
Blachère bu eseri yayınlayarak Kur’an-ı Mecid’in yaşayan tarihini Fransız okuyucuların hizmetine sundu. Bu eserini daha ziyade Nöldeke’nin ünlü çalışması Kur’an Tarihi’ne dayandırdı. Blachère bu çalışmada mana ve tarih bahisleri, ayetlerin nüzul sırasına göre yeniden tanzimi, ayetlerin Mekkî ve Medenî oluşu gibi konular üzerinde çokça durur.
Müsteşriklerin Kur’an konusundaki çalışmalarında bazı eleştiriler ortaya atıldı. Bunların arasında meşhur oryantalistlerden Arthur Jeffery, İbn Ebi Davud Sicistanî’nin el-Mesâhif kitabının mukaddimesinde müsteşriklerin Kur’an hakkındaki araştırmalarını tenkit etti. Şöyle yazıyordu: “Tahkik ehline gelince, onların araştırma metodu, inceleme ve keşif yapabilmek ve hakikatleri sözde bulup çıkarabilmek için temelsiz ve asılsız tasavvurlar, evhamlar, tahminler, zanlar, görüşler ve faraziyeleri biraraya toplamaktan ibarettir.”
Açık olan şu ki, eğer bu oryantalistler, araştırmalarını İslam ulemasının kriterlerine göre hadisleri tenkit ve tahlil metoduyla uyumlu hale getirebilselerdi; bunun yanısıra mevzuyla ilişkili hadis ve haberleri bu ölçütlere göre seçebilselerdi Kur’an tarihine dair, hatası en aza indirilmiş, buna karşılık doğruya çok daha yakın örnek ve model kitaplar telif edebilirlerdi.
Allame Tabâtabâî, ilke olarak “Kur’an tarihi”nin, İslam’ın semavi kitabının kendine has vazedilme biçimi ve üstünlükleriyle bağdaşmayan bir başlık olduğuna inanmaktadır. Şöyle der:
Nüzul gününden başlayarak günümüze kadar Kur’an-ı Mecid’in tarihi tamamen ortadadır. Kur’an’ın sure ve ayetleri sürekli Müslümanların dilinde olmuş ve elden ele ulaşmıştır. Hepimiz, şu an elimizde olan Kur’an’ın ondört yüzyıl önce Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) indirilen Kur’an olduğunu biliyoruz. Bu vasfıyla Kur’an-ı Mecid’in, her ne kadar tarihi net olarak ortadaysa da gerçekliğini ispatlamak ve itibar kazanmak için bir tarihe muhtaç görülmemesi gerekir. Çünkü Allah’ın kelamı olduğunu iddia eden, bu iddiasına metnini delil gösteren ve meydan okuyarak insanları ve cinlerin onun benzerini yapmaya güç yetiremeyeceğini söyleyen bir kitap, artık Allah’ın kelamı olduğunu, tahrif ve değiştirmeye uğramadığını, nasıl geldiyse öyle kaldığını ispatlatmak için kendinden başka bir delile veya şahide ihtiyaç duyması, yahut ispatlanmak için bir şahsın veya makamın tasdik ve teyidine sığınması olacak iş değildir. Evet, günümüzde elimizde olan Kur’an’ın Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) nazil olmuş ve hiçbir değişiklik ve tahrife uğramamış Kur’an’ın ta kendisi olduğunun en bariz kanıtı, Kur’an-ı Mecid’in bizzat kendisi için beyan ettiği vasıf ve ayrıcalıkların hâlâ geçerli olması, nasıl idiyse öyle var kalmasıdır.