Bir zerreden de aşağı değilsin, hep sevsene Güneşe ulaşasın koşar adımlarla, koşsana Hakir bir zerre olsan da, aşka ulaştın mı? O aşk ile büyük bir devlete ulamışsındır.
Tevekkül ve Çalışmanın Gerekliliği
İnsanın her işini Allah’a bırakarak, O’na tevekkül etmesi gerektiğini söyledik; ama bu tevekkül onun çalışmaması ve çaba göstermemesi anlamında değildir. Bir cami köşesine çekilip, kendini toplumdan soyutlayarak, gece gündüz sadece ibadet, zikir ve münacatla meşgul olup hiçbir iş yapmadan “Allah’a tevekkül ettim, O benim rızkımı verecektir” demek, çok yanlış bir düşüncedir. Böyle düşünenler doğru yoldan çıkmış, tevekkül gerçeğini doğru algılayamamış ve gerçek İslamî öğretilerden uzaklaşmış kimselerdir. Bu şekildeki bir tevekkülün ne denli yanlış olduğunu en güzel şekilde şu rivâyet göstermektedir: Allah’ın Resûlü (s.a.a.) bir grubun hiçbir işte çalışmayıp, ticaret ve çiftçiliği bıraktığını gördü, onlara ne yaptıklarını sordu. Onlar da Peygamber’e şu cevabı verdiler: “Bizler Allah’a tevekkül ettik.” Peygamber buyurdu: “Hayır, sizler tevekkül edenler değilsiniz, sizler toplumun yüklerisiniz.”
Allah’a gerçek manada inanmış olan birisi; ilâhî hikmet gereği dünyada her şeyin oluşabilmesi için belli bir sebep ve doğal etkenlerin olması gerektiği bilincindedir. Bu etkenler ister maddî olsun ister manevî fark etmez, velhâsıl her şey için bir etken olmalıdır, bir şey oluşmak istiyorsa onu oluşturacak sebep öncelikle bulunmalıdır. Her şeyin böylesine sebep ve sonuç ilişkisinde olması, zaten insanın tekâmülü için en önemli şartlardan biridir. Eğer dünya bu şekilde olmasaydı insanın imtihanının da bir anlamı olmazdı; çünkü insanın mükemmelliğe ulaşması özgürce yapmış olduğu işlere bağlıdır ve bu işler ancak başka insanlarla ilişkide olduğumuz takdirde oluşacaktır, bunu oluşturan da nedenselliktir. Öyleyse eğer insan inzivaya çekilip toplumdan uzaklaşarak sadece bir takım ibadetlerle meşgul olursa aslında ilâhî hikmetin karşısında durmuş demektir. Böyle bir insanın Allah tarafından rızık beklemesi çok yersizdir. Bunu Mevlâna şöyle dile getiriyor:
Tevekkül ediyorsan, öyleyse çaba da göster, Önce tohumu ek, sonra Rabbine tevekkül göster.
Demek ki, Allah insanın bir şeye ulaşması için doğal yollara başvurmasını istiyor. Eğer sadece Allah’tan istemekle ve yalnızca bir “Ya Allah!” demekle insanlara rızık verilecek olsaydı, işte o zaman kimse rızkının peşine düşmeyecek, böylelikle de kimse sınanmış olmayacaktı.
Sorunlar ve sıkıntılar hep imtihan içindir, eğer başarılı olursa kemale doğru yükselecek, aksi takdirde alçaldıkça alçalacaktır. İnsan yaşamının her anı için belli bir hüküm belirlenmişse bu, çaba harcayıp etkenlerin peşine düşmesi gerektiğini gösterir. Acıktıysa yemek için çalışması gerekir, bir işe girip çalışması sonucu işveren ve işçi hakları oluşacaktır. Böylelikle; zulüm, başkasının hakkına saldırı, zalim-mazlum, müstekbir-mustazaf, ezen ve ezilen gibi durumlar ortaya çıkacaktır.
Dünyada insanlar sadece iki rekât namaz kılıp sonra da cennetten gelen yemeklerle beslenselerdi, o zaman imtihanın manası kalmazdı; herkes iyi, herkes günahsız olurdu, sonuçtaysa günahkârla günahsızlar, itaatkârla isyankâr belli olmazdı ve kimin Allah için zorluklara katlandığı ortaya çıkmazdı.
Evet, bazı istisnaî durumlarda, Yüce Allah sebep-sonuç ilişkisini ortadan kaldırabilir. Hz. Meryem’in kıssasında olduğu gibi:
“Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.”
Bu gibi istisnai durumlar, Allah’ın hikmeti neticesinde insanlara veya iyi kullarına nasıl lütuflar da bulunduğunu göstermek için olur. Aynı zamanda sebepsiz yere nimet verdiği kulun, Allah’a karşı şükrünü nasıl yerine getirdiğini görmek için bir imtihan sebebi de olabilir. Bu gibi olaylar çok nadir görülmektedir, asıl olan, insanın çalışıp çabalaması sonucu bir şeye ulaşmasıdır.
Fakat insanın, Allah’ın bu düzenini kabul etmeyerek, hiçbir şey yapmadan ilâhî dergâhtan rızık beklentisi içerisinde olması bir çeşit isyandır. Eğer gerçekten Allah’ın sâlih kuluysa, bütün işleri ve ibadeti Allah’ın hoşnutluğu doğrultusunda olmalıdır. Allah bu sistemi koyup beğenmişse nasıl olur da bu düzene karşı gelebilir, acaba kendi bilgisinin Allah’tan daha fazla olduğunu mu zannediyor? Allah rızka hangi yolla ulaşacağını göstermiştir, ama insan, “Hayır, ben sadece senin bana rızık vermeni istiyorum” derse bu, tevekkül değil, itaatse hiç değildir. Bu, sadece tembellik ve ilâhî hikmete karşı gelmektir.
“Rızkının peşine düşmelisin” deniliyorsa bundan maksat, rızkının sadece toprak, ekmek, çalışma vb. sonucu sana ulaştığı anlamında değildir. Bütün sebeplerin üstesinde olan asıl sebep Allah’tır. Senin vazifen rızkına ulaşmak için, ilâhî düzenin gerektirdiği ve kemale ulaşmanın şartı olan etkenlerin peşine düşmektir; ama bilmelisin ki, bütün etkenlerin üstünde Allah bulunmaktadır.