“Vezir” kelimesinin rivayetlerde ergenin özgürlük ve bağımsızlığının kısıtlanması aynı zamanda onun nispi bağımsızlığı olarak kullanılmıştır. Zira vezir, kendi buyruğu altındakilere yöneticilik ve müdürlük yapmakta bir yere kadar özgürdür ancak aynı şekilde kendinden üst makamın da nezareti altındadır.
“Genç tabiatı gereği bağımsızlığa ve özgür bir kişiliğe susamış durumdadır. Bu yakıcı meyil Allah’ın hikmetli takdirinde, yaratılışta karar kılınmıştır. Resul-i Ekrem (s.a.a.) şöyle buyurur: Üçüncü yedi yılda çocuk, evin veziridir; yani anne-baba ona vezir muamelesi yapmakla mükelleftirler. Bu vesileyle onun tabiî ve fıtrî isteğini yerine getirmiş, onun bağımsızlık ve şahsiyetine saygı göstermiş, bu şekilde de onu topluma yakışır bir birey hâline getirmiş olurlar.”
Bazı rivayetlerde bu aşama ve gelişim sürecinden “birliktelik” aşaması olarak bahsedilmiştir. Örnek olarak, Peygamber Efendimizden (s.a.a.) nakledilen bir hadiste:
“Altı yaşına gelene kadar çocuğunu özgür bırak, altı yaşından sonra ona okuma-yazma (Kur’ân) öğret; sonra yedi yıl onu gözet, yanından ayırma ve onu eğit. Eğer eğitimi kabul eder ıslah olursa ne iyi, yoksa onu serbest bırak.”
“Birliktelik” tabiri, şu noktanın açıklayıcısıdır; çocuğa, onu kendi yanınızda tutacak ve gözetleyebileceğiniz bir çeşit bağımsızlık verin ve bu bağımsızlık da asla görmezlikten gelinmemelidir. Bu konu başka bir rivayette daha açık bir şekilde beyan edilmiştir:
“Onu yedi yıl kendi yanında tut.”
Kur’ân’ın heyecan verici ve oldukça ibretli kıssalarından biri olan Hz. İbrahim’in (a.s.) kıssasında, o Hazret, kendi oğlunu boğazlayıp, öldürmekle görevlendirildiği zaman, İsmail’i (a.s.) kurban etme görevini evladıyla paylaşıp, onun görüşünü soruyor:
“Çocuk onunla birlikte koşacak yaşa gelince, İbrahim dedi: "Yavrucuğum, uykuda görüyorum ki ben seni boğazlıyorum. Bak bakalım sen ne dersin?" "Babacığım, dedi, emrolduğun şeyi yap! Allah dilerse beni sabredenlerden bulacaksın."
İmam Zeynu’l-Âbidîn (a.s.) bir rivayette, insanların birbirleri üzerindeki haklarını şöyle beyan etmiştir:
“Milletin birbiri üzerindeki hakları; onların yaşlı ve büyüklerini kendi babaları gibi ve onların gençlerini de kendi kardeşleri gibi bilmeleridir.”
İmam Zeynu’l-Âbidîn’in (a.s.) bu tabiri oldukça güzel ve etkileyicidir. İmam (a.s.), ergen ve gençleri kendi çocuğunuz veya emriniz altındakiler gibi görüp, her türlü emir ve yasağı getirme hakkına sahip olun buyurmuyor. O şunu söylüyor, onlar senin kardeşindir, bağımsızdırlar ama aynı zamanda senin yardım ve himayene de ihtiyaç duymaktadırlar. Bu, psikologların da teyit ettiği bir noktadır. Ünlü Amerikalı psikolog Carl Rogers konuyla ilgili şunları söyler:
“Bir genç için büyükler grubundan bir dost ve yakın bir koruyucunun olması zaruridir.”
Fikir ve yol birliği kuralına uymayıp, ifrat ve tefrit yolunu seçmek, ergen ve gençlerin kişiliğinde düzeltilemeyecek olumsuz etkiler bırakmaktadır. Çünkü onlar için yolu, her türlü adım atabilecekleri şekilde açar, onların davranışlarını hiçbir şekilde gözlem altında tutmaz ve ona görüş ve uygulamada yardımcı olmazsak; ya da bunun tam tersi, onun bağımsızlığa olan susamışlığına cevap vermez ve onun sürekli emrimiz altında olmasını istersek, onun asi ve başına buyruk olmasına sebep olur ya da onu zayıf, bağımlı ve alçak bir varlık hâline dönüştürürsek bu, onun yoldan çıkıp, sapmasına neden olacaktır.
Dolaylı Metodların Doğrudan Metodlara Önceliği
Genellikle terbiye ve eğitim metodları hakkında konu açıldığında, büyükler tarafından alt kuşak bireyler ve yaşı itibariyle daha küçük olanlar üzerinde doğrudan uygulanan kişisel eğitim şekilleri nazarda tutulmaktadır. Bu tarz yaklaşımlar, onların şahsiyetlerinin şekillenmesinde bir hayli etkilidir. Ancak günümüz dünyasında doğrudan uygulanan eğitim metodları ve kalıplaşmış yöntemler üzerinde artık dikkatlice durmak gerekmektedir. Zaten modern dünyada bu yöntem ve metodların ne denli yetersiz kaldığı ve sorunlara cevap veremediği oldukça açık bir şekilde görülmektedir.
Bu tür sınırlandırılmış, dar ve sathî (yüzeysel) eğitim sistemleri, insan terbiyesi için müsbet yönde etkili olabilecek diğer metodların uygulanmasının da önünü kapatmakta ve yaşam içerisinde oldukça fazla olan yapıcı rollerin çok azının hayata aksetmesine sebep olmaktadır. Özetlemek gerekirse, yapay bir eğitim ve terbiye sistemi kullanılmaktadır.
Bu sorunun halli için gerekli olan şey, öncelikle eğitim ve terbiye metodlarına olan bakış açımızı değiştirmemiz ve eğitimin hayatın ta kendisi olduğunu kabul etmemiz olmalıdır. Hâl böyle olunca da gündelik yaşamın tüm parçaları, terbiye ve ahlâktan nasibini almış ve yavaş yavaş onun rengine bürünmüş olacaktır. Bu da ancak geniş çaplı program ve faaliyetlerin, dolaylı yollardan yapılan eğitim ile mümkün olabilir. Yani, artık yapmacık ve yapay bir eğitim sistemi olarak bilinen doğrudan metodlara çok az ihtiyaç kalacak ve dolaylı metodlarla kıyaslandığında ise oldukça sathî (yüzeysel) olduğu görülecektir.