Sahîfe-i Seccâdiye’nin rolünün ehemmiyetini, İmam Seccâd’ın (as) özel çıkışının beyanı ve Sahîfe-i Seccâdiye’nin belagatli hikmet ve İlâhî risaletten kaynaklandığı, zamane şartlarının nâkıs sebeplerin, hatta hazımsızlığın bir parçası olduğu noktalarının ispatı için, duânın insan hayatı için zaruretine değinmek zorundayız. Zira özellikle İmam Seccâd (as) vasıtasıyla Şiî duâ mektebinin tesis edilmesinin sırrı, duânın beşer hayatının temelinde ve onu anlamlandırmada varlık göstermesinin zaruri olmasında gizlidir.
2.1.1. Tarihsel Delil:
Duânın tarihi insanın ortaya çıkmasına ve Âdem’in (as) dünyaya inmesine kadar gitmektedir. İhtiyaç, istemek ve güçsüzlük hissi her zaman içerden ve dışardan insanla beraberdi ve bu his, insanın ilk duygularından ve idrak ettiklerindendi. Bununla beraber en başından beri zeval bulmayan bir kudrete sığınma ve tevessülü, kendi huzuru ve bekâsı için zaruri görüyordu. Bu yüzden beşeriyet tarihi, asla âlemin yaratıcısına teveccühten ve dergâhında duâ etmekten arı olmamıştır. Kur’ân ayetleri ve bazı rivayetler, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın dünyaya indikten sonraki duâlarını anlatmaktadır (21, c. 1, s. 125). Aynı şekilde diğer İlâhî enbiyânın ve onların ümmetlerinin ettikleri birçok duâlar ayetlerde ve rivayetlerde nakledilmiştir. Bu duâlar ve yakarışlar, beşeriyet hayatında ve kültüründe özel bir faslın başlangıcı olmuştur (6, c. 7)
Duâ tarihi, zeval bulmayan mutlak bir kudrete teveccühün ve duânın, insan hayatının inkâr edilemez bir parçası olduğuna dair açık bir delildir. İnsan küfre ve putperestliğe gark olsa bile, yine de duâ dili hayatının bir parçasında onunla olmuştur.
2.1.2. Fıtrat Delili:
Kendi bahsinde ispatlandığı üzere mahluk olan insanın hakikati, mutlak ganiye olan ihtiyacı ve fakirlikten başka bir şey değildir (15, c. 2, s. 131 ve c. 8, s. 110 ve 117, s. 139) ve bu fakirlik dönemsel bir durum değil, aksine sürekli ve daimi bir fakirliktir. Fakirlik, fakir ve muhtaç birbirinin aynıdır. Diğer bir deyişle fakirlik, mahlukatın zâtının tahakkuk etmesinin ta kendisidir ve onlar Hâlık ile irtibatın zâtıdırlar. Olabilmek için Hâlık’a yüzünü dönmekten ve daimi feyzi bulmaktan başka bir yol yoktur. Bu yüzden böyle bir varlık kendi zâtında ve tıynetinde duâdan asla ayrılamaz, hatta bu hakikatten gaflet etse bile. İnsanın kendi yaradılış aslında ve esasında duâ halinde olmasına ilaveten yaradılışsal duâ da bütün âlemde yankılanmaktadır. İnsanların çoğu şehvet, sıkıntı ve cehalet karmaşasında bu duâdan gafildirler ama musibetlerin ağına düştükleri anda bu karmaşalar yatışır, örtüler kenara çekilir ve fıtrî asılmalar ve yaradılışsal fakirlik kendisini gösterir. Bu esnada insan akıllanır ve çaresizlikle elini duâya kaldırır ve O’na cu’ar eder. Bütün ihlâsıyla Ya Rab der ve:
“Her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.” (Yunus/22)
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız.” (Nahl/53)
2.1.3. Aklî Delil:
Birinci takrir; kendi varlıklarındaki fakirlikle bütün mahlukat arasındaki irtibat hakikatinden haberdar olan akıllar, insanın, âlemin yüce yaratıcısına karşı tam teveccühe mülzem olduğuna hükmeder. Zira bu akıl sahipleri, Allah’tan başka diğer hiçbir varlıkla talepkâr bir irtibat kurmazlar. Bütün vasıtalara araç gözüyle bakarlar, ihtiyaçları için araçlara başvurmazlar. Kendi Rableriyle daima doğrudan irtibat kurmaktan başka bir çare görmezler. Hacetlerini yalnızca o gani varlıktan isterler. Böyle bilinçli ve akıllı bir insan zorlukta da rahatlıkta da, darlıkta da genişlikte de Yaradan’ın dergâhına duâyla meşguldür.
İkinci takrir; insan kendi vaziyetine ve buna bağlı gerçeklere bakarsa, ihtiyaç yığınına ulaşabilmesi için sonsuz bir ömrün ve çabanın gerekli olduğunu anlar. İnsan kendi sınırlı ömrüyle haddi hesabı olmayan ihtiyaç yığınına ulaşmak için ya üzülüp hüsrana uğrayacaktır ya da kendini ve diğerlerini mihnete düşürecek şekilde delice bir telaşa müptela olacaktır. Bu ikisinin arasında akıl üçüncü bir yolu önermektedir; insan duâyla kendi yetersiz gücünü, zeval bulmayan kudret kaynağına bağlayabilir ve sonsuz İlâhî güçten medet dileyebilir. Böylece ihtiyaç yığınları arasında en azından manevî boşluğa düşmez; ümitsizliğe de kapılmaz, delice bir telaş göstermeye de mecbur olmaz. Aksine yüce hedefler yolunda ilerler ve sorunlardan korkmaz.