Şia'nın hadis ekolü, hayatına İslam'ın zuhuruyla başlamış oldukça eski ve özgün bir ekoldür. Masumların hadisleri daima Şiilerin bilgi kaynağı olmuş ve ihtilaflı meselelerde son söz anlamına gelmiştir. Gaybet asrında İmam'a (a.s) doğrudan ulaşılamamasına rağmen Şiiler, uzun yıllar boyunca toplanmış ellerindeki çok sayıda hadis sayesinde ayırtedici bir ilmî kaynaktan yararlanıyordu. Muhaddisler, kelamla ilgilenmeyi ve polemiği yasaklayan bazı hadislere dayanarak kelam ilmine yönelme ve ondan yararlanmayı zaruri görmüyordu. Hatta ondan kaçınıyorlardı bile. Bu asrın hadis ekolünün yetiştirdiği en seçkin isim olan Şeyh Saduk, bu hadislerin bir bölümünü et-Tevhid kitabının sonunda zikretmiştir. Muhaddislerin inancına göre, bablar, usül, füru vs. hepsini kapsayan hadislerin mevzularındaki çeşitlilik, ilmî mesele ve müşküllere cevap vermede onlara yardımcı olabiliyordu.
Şii fakihlerin de aralarından çıktığı hadis ravileri, Şiilerin yaşadığı bütün şehirlerde bulunuyordu. Bununla birlikte hiçbir kelam akımının görülmediği Kum şehrini bu asırda Şii hadis ekolünün merkezi kabul etmek mümkündür. Bu durumun, Kum ulemasının hadis ekolüne bağlılığından, Kum'un Şii halkının tekparça oluşundan, diğer fırka ve mezhep sahiplerinin bu şehirde bulunmamasından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Şii muhaddislerin büyük kısmı, ifrat ve tefrite kaçan haberlerden ve fırkacılıktan uzak Kum'da biraraya gelmişti. Onların arasından Eş'ariler, Âl-i Buveyh ve Berkî ailesine işaret edilebilir.
Şehr-i Rey, Kum'a komşu olması bakımından Kum'un hadis ekolünden en çok etkilenen yerdi. Bu asırdaki muhaddislerin önde gelen ismi Muhammed b. Yakub Kuleynî gibi büyük muhaddislerin bu şehirden çıkmış olması bu gerçeğin şahididir. Kufe ve Bağdat'ta da hadis ekolünün takipçileri mevcuttu. Ama bu iki şehirdeki hadis ekolü, Kum'un hadis ekolünden farklıydı. Kumlu muhaddisler, Kufeli ravilerin çoğunu aşırıya kaçmak ve mübalağa etmekle suçluyordu. Tabii ki bu bir yere kadar doğruydu ve Kufe'nin dinî atmosferinden, oradaki ifrat ve tefrit düşüncelerin varlığından ve Kumlu muhaddislerin ravilere ve onların aşırılık meselesindeki akidelerine muamelede izledikleri kendine has metoddan kaynaklanıyordu.
Bu asrın hadis ekolü çok kıymetli eserler bıraktı. Hepsinden önemlisi, bir hadis ansiklopedisi olan el-Kâfi'dir. Özel bir düzen ve tertiple kaleme alınmış bu telif; usül, füru, ahlak, siret, âdâp ve sünnetlerin muhtelif bablarında 16199 hadis içeren bir mecmuadır. el-Kâfi'ye ilaveten bu asırda başka hadis telifleri de gerçekleştirilmiştir.
Fıkıh Ekolü
Ahkâmın teşri kaynakları arasında sünnet, onların en önemli ve en temeli sayılmaktadır. İmamların (a.s) bulunduğu zamanlarda Şiiler ahkâm hadislerini doğrudan İmamlardan öğreniyor ve onunla amel ediyordu. Aslında Ehl-i Beyt fıkhının taşıyıcısı olan hadis ravileri, bu hadisleri naklediyor ve onlara dayanıyorlardı. Zamanla, aynı zamanda fıkıh ahkâmı da olan sözkonusu hadisler, “Asl” adındaki kitaplarda biraraya getirildi. Bir süre sonra da, belli fıkhî mevzularla ilişkili sözkonusu hadisleri içeren fıkıh kitapları kaleme alınmaya başladı. Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar fıkıh kitapları “Asl”, “Câmi”, “Nevâdir”, Mesail” vs. gibi başlıklar altında Şii muhaddisler tarafından yazıldı. Bazıları tafsilatlı ve kapsamlı, bir kısmı da özet idi. Bu kitapların tamamında rivayetler, sonunda İmam'a (a.s) varan sened zincirleriyle birlikte zikredilmemişti. Fukaha bu rivayetleri sadece zikretmekle yetinerek onlar üzerinde araştırma yapmaya ve yorumda bulunmaya ihtiyaç görmüyordu.
Ama üçüncü yüzyılın sonlarında, yani Gaybet-i Suğra döneminde yeni bir gelişme yaşandı ve fakihler, fıkıh metodunu değiştirip fıkhî kaynakları derlemede yeni bir yöntem izlemeye başladı. Bu metodda fukaha, her meselede yalnızca rivayetleri zikretmek yerine, rivayet ve hadislerin arasından şer'î ahkâmı çıkarmaya yöneldi. Böylelikle fakihlerin her babtaki şer'î fetvaları, rivayet ve hadisleri beyan etmenin yerini almış oldu. Onlar, fıkhî hadisleri insanlara nakletmek yerine, bunların arasından ahkâmı istinbat etmeye ve şer'î fetvalar olan neticesini açıklamaya odaklandılar. Bu metod, hem fakihlerin fıkhî istinbat gücünü takviye ediyor, hem de ilmî malumattan ve yüksek fıkhî idrakten nasibi olmayan halkın geneli için faydalı oluyordu. Fıkh-ı mensus veya Ayetullah Burucerdî'nin tabiriyle el-mesailu'l-mutellikât şeklinde adlandırılabilecek yeni fıkhî ekol, ilk olarak Kum şehrinin büyük muhaddisi İbn Bâbeveyh (vefatı hicri 329) tarafından ortaya kondu. O, fetvalarını, oğlu Şeyh Saduk için yazdığı risalede açıkladı. Şeyh Saduk da onların birçoğunu, Men La Yahduruhu'l-Fakih, el-Mukni' ve el-Hidaye gibi fıkıh kitaplarında zikrederek babasından sonra aynı metodu takip etmiştir.