Allame’nin sosyal adalet nazariyesini dayandırdığı üç temel esas daha önce incendi. Bu temel esaslara göre insanın, gerçek kavramlar ve algıların yanı sıra pratik yaşantısındaki ihtiyaçlarını gidermek için kendisinin kurguladığı ve “itibar” ettiği bir dizi kavramlar ve algılar da vardır. Bu kavramlar; “genel anlamda itibarî” olan felsefe ve mantıktaki mâkûlat-i sâninin karşısında olup “özel anlamda itibarî” veya “salt itibarî” diye adlandırılır. İnsan kendisini sevme içgüdüsü taşıyan bir varlık olmakla birlikte bu yönüyle her şeyi kendisine mal etmeye meyillidir. O, bizzat kendi ihtiyaçlarını gidermek için her şeyi ve her kesi kendi hizmeti altına almak ister; zira tek başına tüm ihtiyaçlarını temin edememektedir. İşte tam burada insan, topluluğun teşkil edilmesinin lüzumunu anlar ve “ortak toplumsal” hayatı kabullenmek zorunda kalır. Öyle ki insanlar bu toplumda sırf birbirlerinin yanında yer alan ama birbirlerine hiçbir şekilde ihtiyaç duymayan dağınık araziler gibi değildirler.
İnsanların ortak toplumda bir araya toplanmaları sürüdeki koyunların bir araya toplanmasına da benzemez. İnsan toplumunun esasını; irtibat, yardımlaşma ve işbirliği oluşturur. Zira bu olmadan toplumun oluşmasındaki hedef – ki insanın birbirine yardım ederek ihtiyaçlarının giderilmesidir – gerçekleşmez. Fakat iş bununla da bitmiyor; insandaki hübbüzzat (kendisine duyduğu sevgi), onu şu şekilde yönlendirir: Sen diğerlerinden azami düzeyde faydalanmalısın ama bu faydayı elde ederken onların senden en az düzeyde yararlanmalarını sağlamalısın. İnsan doğası hizmet almaya eğilimlidir, hizmet etmeye değil. Bu eğilim tüm insanlarda olduğu için onlar arasında beka ve menfaat çatışmasını ortaya çıkarır. İnsan şunu idrak etmektedir ki eğer bu sorun halledilmezse toplumun mevcudiyeti tehlikeye düşer; insani yardımlaşmayla kurulmuş bir toplum darmadağın olur ve sonuçta toplumun teşekkülü ile insana ulaşacak yararların hepsi elinden çıkıp gider.
Bu şartlarda insan adaletin değerini, onun herkes tarafından riayet edilmesinin lüzumunu ve adaletin toplumda kökleşmesinin önemini anlar, çaresiz ona teslim olur, toplum içinde riayet edilmesi için gerekli programı kabul eder. Burada insan adaletin iyi, zulmün ise kötü olduğunu itibar eder. (Aynı, 1392 b:145) Şöyle ki toplumdaki koşulların herkesin kapasitesi ve liyakati ölçüsünde yararlanabileceği bir duruma getirilmesini ister ki bu sosyal adalettir ve güzeldir. Eğer toplumda koşullar sosyal adaletin sağlanması için gerekli zemini oluşturamazsa böyle bir toplumda vuku bulan şey zulümdür ve kötüdür. (Aynı, Bita: 322- 323). İnsanların adaletin değerini idrak etmeleri ve ona yönelişlerine ilişkin Allame Tabatabai’nin sunduğu analizin ardından adalet babında yaptığı bazı bahisleri getireceğiz.
a) Adalet Kavramı
Allame’nin sosyal adalet nazariyesi üzerinde yapılan kapsamlı bir incelemeye onun açısından adaletin konseptolojisiyle; yani bu kavramın manasıyla başlamak gerekir. Adalet kavramının manası üç eksende; adaletin tanımı, adaletin bölümleri ve adaletin diğer kavramlarla nispeti mihverinde açıklanmaktadır (Vaizi, 1393: 53) ki burada sözü uzatmamak için ilk iki mihvere değineceğiz.
Adaletin Bölümleri ve Tanımları
Konunun devamında adaletin taksimlerinden ikisine değineceğiz: 1. Zati Adalet ve İtibarî Adalet 2- Ferdi Adalet ve İçtimai Adalet.
1- Zati Adalet; Sudur Merhalesindeki (İtibarî) Adalet
Bu taksimi açıklamadan önce şunu hatırlatmakta yarar görüyoruz ki Allame hüsün ve kubhu (iyi ve kötüyü) zati ve itibarî (fiilin ortaya çıkış makamında) şeklinde taksim etmiştir. (Tabatabai, Bita: 316-317) Adaletin hikmet, şecaat ve iffetin yanında dört asıl faziletten biri olduğu dikkate alındığında bunlar iyiliğin mısdaklarıdır (Aynı, 1417, c.1: 371 ve 380; Musevi Hemedani, 1374, c.1: 560 ve 571). Dolayısıyla o da “hüsün/iyilik” gibi zati ve ortaya çıkış makamında itibarî olmak üzere iki kısma ayrılır. Adaletle hükmetmek bizden sadır olan bir fiil olup itibarî adalettir. Yani her fiil haddizatında ya adaletlicedir veya adaletsizcedir ama sudur makamında insan onun adaletlice olduğuna hükmeder ve neticede iyi olduğu için onu yapar. Allame Usulü Felsefe’de itibarî algılar bahsinde itibarî adaletten söz eder. Yine orada adalet için iyiliğin itibar (farz) edildiğini söyler (Tabatabai, Bita: 323). Sosyal adaleti de “yararlanma ve toplumun” yanında sabit itibarlardan biri olarak tanımlıyor (Aynı: 324). Ne zaman fiil makamından bahsedilirse iyilik, adalet ve diğer tüm kavramlar itibarî olur. Bir kavramın itibarî oluşundaki genel kaide şudur: Aktif kuvvetler bir şekilde onun üzerinde etkin olmuş ve onda “gerekir” nispeti [yapmak veya yapmamanın gerekliliği] farz edilebilmektedir (Aynı: 312).