İyilik ve kötülükteki zati ve itibarînin arasındaki irtibat mantık ilmindeki “umum ve husus min vech” (eksik girişimcilik) türündendir. Zira bir fiil gerçekte kötü olabilir ama onu iyi sayabilir ve yapabiliriz. Veya bir fiil zatında iyi olabilir ama onu kötü sayıp yapmaktan kaçınabiliriz (Aynı: 318). Bu konunun mantık ilmindeki açıklaması şu şekildedir:
(1) Bazı zati iyilikler itibarî iyiliktir. (Hüsnü itibarî onlara taalluk etmektedir).
(2) Bazı zati iyilikler itibarî iyilik değildirler.
(3) Öte yandan bazı itibarî iyilikler aynı zamanda zati iyiliktirler.
(4) Bazı itibarî iyilikler zati iyilik değildirler.
İki kavram arasında böyle bir irtibat olduğunda onlar arasında “umum ve husus min vech (eksik girişimcilik)” nispeti vardır. Binaenaleyh zati adaletle itibarî adalet amel makamında bir araya gelebilir.
Zati Adaletin Tanımı: Allame; “adlin” gerçek (zati) manasının “işler arasında müsavat ve muvazene kurmak” olduğu görüşündedir. Şöyle ki her şeye layığı olduğu şeyin verilmesiyle onlar arasında bulundukları konum ve liyakatlerine göre tevazün/denklik oluşturulur. Daha sonra Allame, adlin genel olan gerçek manasından istifade ederek adaleti; itikat, birey ve toplum olmak üzere üç alanda tanımlıyor ki biz konumuzla alakalı olan ikinci ve üçüncü tanımlamayı kendi yerinde getireceğiz.
İtibarî Adaletin Tanımı: Hüsün ve kubhu itibarînin tanımında geçti ki aslında hüsün ve kubhu itibarî, hüsün ve kubhun başka bir türü değildir. Aksine sadece bir şahsın bir fiil hakkında itibar (farz) ettiği iyilik veya kötülüktür. Aynı şey itibarî adalet konusunda da geçerlidir. İtibarî adalet, zati adalet karşısında ve ondan bağımsız bir tür değildir. Binaenaleyh itibarî adalet şu şekilde tanımlanabilir: Bir şahsın bakış açısına göre belli bir fiil için farz edilen ve varsayılan adalettir. İtibarî adalet gerçekte “ameli” bir tanımdır; itibarın bir mısdakını, yani adaleti itibar (farz) etmektir. Burada tanımı yapılan şey adaleti “itibar (farz) etmektir”; adalet itibar ederek onu özel bir fiil üzerinde varsaymaktır. Bir fiili adaletlice saymak ve onu adaletli bir amelin mısdakı kılmaktır. Burada adalet kendi zati manasına sahiptir; kişi bu zatî manayı herhangi bir fiil üzerinde itibar (farz) ediyor. Bu varsayım gerçekle intibak edebileceği gibi gerçeğe aykırı da olabilir. Nasıl ki Allame Tabatabai, tabiatla uyuşması veya uyuşmamasını hüsün ve kubhu itibarînin tanımında getirmişti. Lakin orada açıklandı ki bu, aslında bizim tarafımızdan iyi ve kötü için itibar (farz) edilen bir kriterdir. Burada da onu fiiller hakkında itibar (farz) edilen adaletin ölçütü olarak görmek gerekir.
2- Ferdî/Kişisel Adalet; İçtimaî/Sosyal Adalet
Allame Tabatabai, el-Mizan kitabında “ان الله یامر بالعدل والاحسان” (Nahl 90) ayetinin ayetinin tefsirinde adaleti iki kısma taksim etmiştir: İnsanın kendi nefsine olan ferdi/kişisel adaleti ve insanın başkasına nispet olan içtimaî/sosyal adaleti. Daha sonra ayette emredilen adaletten ayetin akışına bakıldığında içtimaî/sosyal adaletin kastedildiğini vurgulamıştır. Zira Nahl suresinin 90 ila105. ayetleri, beşeri toplum için temel ehemmiyete haiz olan birtakım konuları açıklamaktadır. (Tabatabai, 1417, c.12: 330-331; Musevi Hemedani, 1374, c.12: 477-478).
Ferdî/Kişisel Adaletin Tanımı: Allame’nin, adlin gerçek manasından istifade ederek tanımladığı adaletin ikinci alanı, ferdî/kişisel adalettir. Bireyin fiillerindeki adl şudur: İnsanın kendi saadetine sebep olacak işi yapması, nefsanî isteğe boyun eğmek sayılan ve neticede kişinin bedbahtlığına/mutsuzluğuna sebep olan amelden kaçınmasıdır. (Aynı kaynak).
İçtimaî/Sosyal Adaletin Tanımı: Adaletin üçüncü havzası, sosyal adalet alanıdır. İnsanlar arasında adalet şu anlamdadır: Herkes aklın, şeriatın veya örfün hükmüyle hak ettiği yerde olmalıdır. Bu esasa binaen iyi bir iş yapana iyilik edilmeli, kötü iç yapan ise cezalandırılmalıdır; mazlumun hakkı zalimden alınmalı ve kanunun uygulamasında kimseye ayrıcalık tanınmamalıdır. Nihayetinde Allame daha önce ifade edilen, özellikle adlin gerçek manasına istinaden sosyal adaleti şu şekilde tanımlıyor: “Sosyal adalet şundan ibarettir: Toplumdaki bireylerin her biriyle hak ettikleri şekilde muamele edilmesi ve layık oldukları yerde yer almalarıdır.” (Aynı kaynak).
Sonuçta Allame’nin adalet hakkındaki tanımı, batıda ve İslam dünyasında meşhur olan tanımdan; yani “her hak sahibine hakkının verilmesinden” başka bir şey değildir. (Vaizi, 1393: 54). Bu, sûrî bir tanım olup adaletin muhtevasına dair; mesela “herkesin hakkının ölçüsü ne şekilde ve hangi kıstas veya kıstaslar esasına göre tayin edilir konusunda” hiçbir şey söylememektedir (Aynı: 56-57 ve 126-127). Allame’nin tüm tanımlarındaki özelliklerin sûrî oluşu adalettendir.
b) Adaletin Güzel ve Değerli Oluşu
Burada iki konu incelenecektir: 1. Adaletin güzel ve değerli oluşunun kaynağı ve sebebi 2. Adaletin güzel oluşunun ıtlak ya da göreceliği. Zatî adalet ve itibarî adaletten söz ederken her iki konuya da değineceğiz.
Zatî Adalet