Akıl ve düşünceyle ilgili tam, kapsayıcı, ifrat ve tefritten uzak bir yöneliş, peşinden İslam'ın kesintisiz dinamizmini getirmiştir. Bu özellik yerinde durdukça onun inşa ettiği medeniyet de yerinde kalacaktır. Öyleyse tefekkür, insanın varoluşsal ve zorunlu mükemmelliğinin bina edildiği yegâne esas ve temeldir. Dolayısıyla insanın, varoluşsal mükemmellikle bağlantılı her şey hakkında bundan başka çaresi yoktur. Bu bağlantı ister dolaysız ister dolaylı, ister bilimsel veya teorik onaylar olsun. Bu onaylar, bireysel ve toplumsal fiillerimizin nedensel bağını gösterdiğimiz tümel çıkarlardır. Yahut eylemleri gerçekleştirmeden önce öncelikle fiilleri zihnimizdeki o çıkarlarla değerlendiririz. Ardından da bu eylemleri dışa vurarak sözkonusu çıkarları elde eder ve aşkın medeniyeti kurarız. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 3, s. 134).
2-4. Dinamik bir dünya görüşü edinmek:
Medeniyetin dinî prensiplerini gözönünde bulundurduğumuzda aralarında İslam medeniyetinin de yer aldığı büyük medeniyetlerde teorik ve bilimsel sosyal faaliyetlerin, siyasi iktisadi, ahlaki, fikri ve felsefi tecrübelerin bir dinî bakış ve dinî eğilim türünden kaynaklandığını anlayabiliyoruz. İslam medeniyeti, Kur'an ve Sünnet'ten çıkarılmış dinî kanunlar bütünüyle İslam toplumunda hayatın tüm boyutlarını, bireysel, toplumsal, siyasi, kültürel ve iktisadi hayatın her anını kapsamaktadır. Öte yandan bu dinî kurallar, insan hayatının doğal ilkeleriyle de mutabakat halindedir. Bu nedenle kısa zaman içinde İslam medeniyetinin mekânsal ve coğrafi sınırları yayılarak genişleyebilmiştir. Öyle ki Hicri birinci yüzyılın sonunda Hindistan'dan Atlas Okyanusuna, Kafkaslardan Fars Körfezi'ne kadar her yerde İslam bayrağı dalgalanmıştır. (Belazurî, 1367, s. 181-287; Le Strange, 1376, s. 19; Hutti, 1366, s. 633). İslam dininin siyasi düşüncesi “la ilahe illallah” ışığında tecelli ettiğinden ve Peygamber'in (s) şiarı “قولوا لا اله الا الله تفلحوا” (Allah'tan başka ilah yoktur deyin, kurtulun) (Meclisî, 1404, c. 18, s. 202) olduğundan İslam, bu yolla, İslam toplumu sahasında yerini almış çeşitli milletler ve kavimlerin tamamını vahdet bayrağı altında biraraya getirmiş ve aralarında derin bağ kurmuştur. Dolayısıyla İslam, bu özelliğiyle bütün dinleri birlik olmaya ve Allah'a ibadete çağırmaktadır. Allah, Kur'an'da şöyle buyurur: “قُلْ يا أَهْلَ الْكِتابِ تَعالَوْا إِلى كَلِمَةٍ سَواءٍ بَيْنَنا وَ بَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللَّهَ وَ لا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَ لا يَتَّخِذَ بَعْضُنا بَعْضاً أَرْباباً مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُون” (3/Âl İmran 64).
Bu nedenle İslam'ın üzerinde durduğu vahdet ve tek parça olma ilkesi dinamik dünya görüşüne sahip olmanın neticesidir. İslam'ın ilerlemesinde ve güvenliğin temininde, sonuç olarak da medeniyet inşası ve onun parlamasında önemli bir etken sayılmaktadır. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 2, s. 177).
Allame Tabâtabâî, insanın dünya görüşünün davranış ve eserleri üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Bir yerde, maddi hayatı ve maddi hayattan bireysel fayda talebine odaklanmayı (sosyal fayda düzleminde birliği sağlamayı değil) tek boyutluluk saymış ve bu atmosferde yapılan eylemi, çevresi sarılınca sürekli kötülük kutbuna yönelen akrep gibi görmüştür. (A.g.e., c. 8, s. 178).
2-5. Yanlış toplumsal geleneklerle mücadele:
İslam dini ve onun Arap Yarımadasındaki zuhurundan sonra bu dünya görüşünden doğmuş İslam medeniyeti, sadece o bölgede değil, hatta geniş bir coğrafya alanında sosyal ve kültürel pek çok yanlış gelenekle mücadeleye girişmiştir. O kadar ki bu geleneklerin çoğu toplumda tamamen unutulmaya yüz tutmuştur.