Her halükârda üzerinde durulması gereken nokta, Kur'an'ın bakışında adalet ve hakkaniyetin boyutları geniştir. Devlet, kanun, iktisat, toplum ve aileyi kapsar. Öyle ki pek çok yerde iki adil şahidi şart koşar. (Bkz: 5/Maide 95, 5/Maide 106, 65/Talak 2). Başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “يا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ لِلَّهِ شُهَداءَ بِالْقِسْطِ وَ لا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلى أَلاَّ تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوى ” (5/Maide 8). Bu ayette aşırı nefret kınanmıştır. “يا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ بِالْقِسْطِ شُهَداءَ لِلَّهِ وَ لَوْ عَلى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوالِدَيْنِ وَ الْأَقْرَبين” (4/Nisa 135)ayetinde aşırı sevgi eleştiri konusu yapılmıştır. Akıllı insan, İslam medeniyetini yüceltme ve geliştirme yolunda nefsani eğilimlerinin peşine düşmez ve hiçbir zaman adaletin sınırları dışına çıkmaz. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 5, s. 108-109).
Son olarak Allame Tabâtabâî'nin, toplumsal adalet özelliğinin İslam medeniyetine etkisi konusundaki inancı şöyledir: “Medeniyet ve sosyal adaleti koruyabilmek için türdeşlerle barış içinde olmak gerekir. Yani onlardan, kendisinin onlara hizmet ettiği kadar hizmet bekleyebilir. Bu iki hizmetin eşitliği ve eşitsizliğini, ihtiyacın ölçüsünü ve onu dengelemeyi teşhis etmenin toplumun elinde olduğu bellidir. Öyleyse kesin olan şudur ki, insan, kalkıştığı hiçbir çatışma ve savaşta gerekçesini, fıtratının öncelikli hükmü olan hizmet ettirme, sömürme ve köle alma olarak ortaya koymaz ve koymayacaktır. Aksine gerekçesinin hakkını savunma olduğunu düşünmektedir. Çünkü çıkarlarını koruma amacıyla savunmaya ve çatışmaya girişebilir. Kendisi için bir hak varsayar ve hakkının engellendiğini farzeder. (A.g.e., c. 2, s. 103).
2-3. Bilim ve bilgi birikimi:
Hiç kuşku yok, hiçbir dinde ve ekolde İslam'ın yaptığı boyutta bilgi ve bilinç edinme ya da bilgi biriktirme ve hayata derinlemesine bakma vurgulanmamıştır. Allah Teala şöyle buyurur: “يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَ الَّذينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ وَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبير” (58/Mücadele 11). İslam düşüncesinin kaynaklarına hızlı bir bakışla, Allah ve evliyalarının, sadece müminleri değil, aynı zamanda kâfirleri ve müşrikleri, hatta diğer dinlerin takipçilerini de sürekli akletmeye ve aklı kullanmaya davet ettiği anlaşılacaktır. (Velayetî, 1384, 67).
İslam dininin öğrenme ve akletmeye kendine has ilgisi, sonraları Müslümanların komşu milletlerin bilim merkezlerine ve kaynaklarına erişmesine ve fetihler yoluyla önceki medeniyetlerle kapsamlı bilimsel ve gözleme dayalı tanışma ile yeni bir medeniyeti biçimlendirmek için uygun şartların hazırlanmasına vesile olmuştur. (Zerrinkûb, 1381, s. 28).
İslam düşünme, derinleşme ve akletme dinidir. İslam'da düşünme ve akletme, bilginin kök mayası ve coşkulu pınarı sayılmaktadır. Yeri o kadar yüksektir ki, inkâr sorusu şeklinde onüç ayette “افلا تعقلون” (Akletmez misiniz?) ve onyedi ayette “افلا یتفکرون” (Düşünmez misiniz?) geçmektedir. Kur'an açısından akıl, insanı hakka yönlendiren ve sapkınlıktan kurtaran ilahî bir lütuftur. Kur'an'da akıldan kasıt, fıtrat selameti şeklinde insan için tam olarak hasıl olan idraktir. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 8, s. 250-252).
İslam, bilim ve bilgiye dayalı rasyonelliği bir medeniyetin kaderinde etkin öğe ve insanın medeni olmasının alameti sayar. Daha önce değinildiği gibi, Allah Teala “يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَ الَّذينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجاتٍ وَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبير” (58/Mücadele 11) ayetinde bu önemli noktaya işaret etmektedir. Kur'an-ı Kerim, insanı, ilahî nimet olarak üç düzeyden (teorik akıl, pratik akıl, araçsal akıl) olabildiğince fazla yararlanmaya çağırır. Onu kullanmayan kimseleri de en şiddetli ifadelerle kınar. O kadar ki onları hayvandan da aşağı görür: “وَ لَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ کَثِیرا مِنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ یَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْیُنٌ لاَّ یُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ یَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِکَ کَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِکَ هُمُ الْغَافِلُونَ” (7/A'raf 179). Bu ayette bahsi geçen taifenin gafil olarak nitelenmesinin sebebi, bunların insan özgü bilgilerin hakikatlerinden habersiz olmalarıdır. Demek ki kalpleri, gözleri ve kulakları, mutlu bir insanın ve insanlıktan nasibi olan bir insanın ulaşabileceği şeye erişmekten ve bir toplumun medeniyetini sağlamaktan uzaktır. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 5, s. 270-271).