ALLAME TABÂTABÂÎ'NİN BAKIŞÇISI EKSENİNDE İSLAM MEDENİYETİNİN ÖZELLİKLERİNİN TAHLİLİ

04 December 2025 41 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 11

Allame Tabâtabâî, şöyle yazar: İnsanı hakka davet eden ve ona emreden akıl, şeylerin hakikatin idrak eden teorik akıl değil, güzel ve çirkinin ne olduğuna hükmeden pratik akıldır. Pratik akıl, hükmünün öncüllerini içsel duyularından alır. İnsanda başlangıçta bilfiil mevcut bulunan bu duyular, şehvet ve gazap kuvvetleridir. Hitabet gücü ondan potansiyel olarak vardır. Fıtrat duyusu onu ihtilafa çağırır... Öyleyse aklı vurgulayan ilahî nübüvvete ihtiyaçsızlık sözkonusu olamaz. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 2, s. 222-223).

Dolayısıyla insanda aklın var olması, her ne kadar aralarında güzel ve çirkinin de (husn ve kubh) bulunduğu göreceli kavrayışların ortaya çıkışını sağlıyorsa ve insan, onları esas alarak ihtiyaçlarını giderebiliyorsa da bu onu şeriata muhtaç olmaktan asla çıkartmaz. Din ve şeriat, kanunlar vazetme yoluyla fıtrî ihtilafları bertaraf ederek insanın ve akıl gücünün çiçeklenmesi, göreli algılarının gelişmesi ve sonuç itibariyle de göreli bilimler için zemin hazırlar. Bu yüzden din; aklı, göreli algıları ve göreli bilimleri inkâr etmemekle kalmaz, bilakis onları teyit eder. Dolayısıyla epistemolojik kaynaklar vasfıyla iki kaynak olarak akıl ve vahyin geçerliliğini ve vahyin, aklın filizlenmesi ve mükemmelleşmesi için onun yardımına koşması zaruretini gözlemlemek mümkündür. Bu nedenle uygarlığı din temeline oturtma ve medeniyet inşasında dinin merci olduğunu kabul etme anlamında dindar bir toplumda medeniyet inşa etmek, iki epistemolojik kaynak olarak akıl ve vahiy esasına dayanmak demektir. (A.g.e., c. 2, s. 225).

Bir taraftan da Allame Tabâtabâî, aklı insan varlığındaki en asil güç saymaktadır. Nitekim Kur'an, 300'den fazla yerde insanları onu kullanmaya davet etmektedir. (A.g.e., c. 5, s. 255). Allame, başka bir yerde bu meseleyi şöyle açıklamaktadır: “İslam'da akletme ve tefekkürün yeri oldukça değerlidir. Allah, Kur'an'da, hatta bir tek ayette bile kullarına, anlamadan Kur'an'a veya onun tarafından gelen herhangi bir şeye inanmayı ya da körü körüne bir yolu izlemeyi emretmemiş, hatta kulları için vazettiği ve beşer aklının detaylarıyla kriterlerini idrak edemeyeceği hiçbir kanun ve kelam göndermemiştir. İhtiyaçlar mecrasına yerleştirdiği her şey için sebep bildirmiştir. (Bkz: 2/Bakara 83, 29/Ankebut 45, 5/Maide 6). Kur'an, Nahl suresi 125. ayette Resul-i Ekrem'e, güzel nasihatta bulunma ve mücadeleye ilaveten, insanları Hak Teala'ya çağırırken hikmetten -anlaşıldığı kadarıyla buradaki hikmet de kanıttır- istifade etmeyi emretmekle kalmamış, hakkı ispatlamak veya bâtılı ortadan kaldırmak için bizzat Peygamber-i Ekrem'e de (s) delil getirmiştir. (A.g.e., s.267; a.g.e., c. 12, s. 371).

Bundan dolayı Allame, tefekkürün konumunu o kadar yüksek görmektedir ki değerli bir hayatı hangi gelenek ve dine dayandırsak da ve hangi yolda yürünse de attığımız ilk adımı değerli düşünceye bağlı kabul etmektedir. Allame Tabâtabâî'nin bu sözlerinden onun düşüncesinde aklın çok yüksek statüye sahip olduğunu çıkarmak mümkündür. Ama bu kadar yüksek makamına rağmen aklı vahyin hakikatlerini idrak etmekte hangi seviyede muteber gördüğü anlaşılamamaktadır. Allame, diğer müfessirlerin aksine, vahyi idrak etmede aklın itibarından ayrıntılı ve bağımsız olarak söz etmemiştir. Bu nedenle, türü bakımından bu mevzuyla irtibatlı olabilecek konular içinde görüşünü araştırmak gerekmektedir.

Allame şuna inanmaktadır: Nisa suresi 82. ayetin benzeri ayetler, Kur'an öğretilerinin ayetler üzerine tartışma ve merakla elde edilebileceğine ve bu vesileyle bazı ayetler ile başka bazıları arasında ilk bakışta görülen ihtilafı gidermenin mümkün olduğuna açıkça delalet etmektedir. (A.g.e., c. 3, s. 84). O, ahkamı şerh edip detaylandırmada sünnete rücu etmenin zaruretine inanmaktadır: “... Fakat fer'i ahkamı şerh edip detaylandırmada Nebevî beyanlardan yararlanmaktan başka çare yoktur. Nitekim bizzat Kur'an-ı Şerif de bu tür konuları Resul-i Ekrem'in (s) izahına bırakmıştır.” (Bu nedenle) vahyin maksadını bizimle bağlantılı olduğu ölçüde akıl yoluyla kavrayabiliriz. Evet, onun bir kısmını doğrudan ve aracısız olarak, bir kısmını da (ahkam) vahyin açıklayıcı beyanıyla. Allame'nin nezdinde, Kur'an'ın çağırdığı akletme ve düşünceye başvurma ile Kur'an'ı tefsir ederken kullanılan akıl ve zekâ, mantık ilkelerine dayanan tefekkür tarzıdır. (A.g.e., c. 3, s. 256 ve s. 267).

Buraya kadar anlatılan meseleler dikkate alındığında İslam kültürü ve medeniyetinde akıl ve vahiy arasında çatışma olmaması bir yana, hatta bu iki alan birbiriyle derin irtibata sahiptir.

2-2. Adaletin icrası (adaletperverlik):

İslam'da adalet ilkesi; yaratılış düzeni, dünya görüşü, hukuk sistemi, hayat kanunlarının vazedilmesi, siyaset ve idarenin icrası, hâkimiyet, ahlak sistemi ve insani karakterde tanımlanmıştır. (Keremî Feridunî, 1385, s. 419). Aynı zamanda toplumların ve medeniyetlerin bedenindeki ruhtur. Öyle ki adaletin, bir toplumun ve medeniyetin kıvamı, sürekliliği, gücü ve başarısını sağlayan şey olduğu söylenebilir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar