Sonuç itibariyle özgürlük, denklik ve eşitlik üzerinde özel olarak durulması İslam'ın ve onun kültür ve medeniyetinin özelliklerindendir. Çünkü İslam, tüm bireyleri eşit kabul ederek dünyada sınıfsal ayrışma ile etnik ve ırksal ayrımcılığın unsurları olarak bilinen renk, ırk, kan ve dil gibi etkenleri tamamen reddetmektedir. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyurur: “يا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْناكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَ أُنْثى وَ جَعَلْناكُمْ شُعُوباً وَ قَبائِلَ لِتَعارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَليمٌ خَبيرٌ” (49/Hucurat 13).
Allame'nin ifadesiyle, adalet, işler arasında eşitliği yerleştirmek ve ifrat ve tefritten kaçınmak anlamına gelmektedir. (Bkz: Tabâtabâî, 1390, c. 6, s. 205). Ona göre İslam medeniyetinin en temel özelliklerinden biri, hatta toplumların gelişmesi ve mükemmelleşmesinin en önemli sebeplerinden sayılan adalet ilkesine kalpten ve derinlemesine imandır. Tıpkı adalet mecrasından çıkıp zulüm ve zorbalığa yönelmenin düzenlerin çökmesi ve medeniyetlerin batmasının önemli etkenlerinden olması gibi. Allame Tabâtabâî, “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْل” (16/Nahl 90) ayetine dikkat çekerek şöyle yazar: “Ayetin siyakının zâhiri, adaletten muradın, fert fert mükelleflerin yerine getirmeye yükümlü kılındıkları sosyal adalet olduğuna işaret etmektedir. Şu anlamda ki, noksansız Allah, toplumdaki bireylerin her birine adaleti yerine getirme talimatı vermektedir. Bunun gereği de topluluğun tamamına yönelik emir olmasıdır. Öyleyse hem birey birey bu hükmü icra etmekle görevlidirler, hem de yönetimi üstlenmiş bir hükümete sahip olan toplum. Aynı zamanda adalet zulmün karşıtıdır. Adalet, ılımlılıktır ve her işte ifrat-tefrit taraflarından kaçınmaktır. Çünkü adaletin asli anlamı, işlerin hepsi eşit olacak ve her biri hakettiği gerçek yerinde bulunacak şekilde her işe layık olduğunu vererek durumlar arasında eşitliği ikame etmektir. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 12, s. 330-333).
Anlaşılacağı gibi, Allame'nin sözüne dikkat edildiğinde Kur'an'ın insancıl ve ilahî idealinin ve bu amaçla ortaya koyduğu hedefin; adaletin sahici yapısını kurmak, eşitliği evrensel ölçekte yaymak, herkese adil muameleyi temin etmek ve buna karşılık zulüm, zorbalık, istibdat ve bencilliğin nefret saçan çatışmasının yayılmasını engellemek ve ilişkilere estetik getirmek olduğu ortadadır. Hayatın kanun ve kararlarını vazetme ve yasama düzeninde daima adalet ve eşitlik ilkesi ilgi odağında olmadıkça bu görkemli ideal gerçekleşmeyecektir. Allame, peygamberlerin (a) misyonundaki en büyük hedeflerden birini; tevhid, diriliş, peygamberlik, imamet, rehberlik, sağlık, mutluluk, tazelik, dinç kalma gibi tüm alanlar, hakikatler ve öğretilerde toplum ve medeniyetin ilerlemesini ve yüksek ideallerin gerçekleşmesini sağlamak üzere adalet ve hakkaniyetin egemenliği için gerekli zemini oluşturmak olarak görmektedir. Kendi ifadesiyle, insan toplumu, bireyleri arasında hiçbir üstünlük ve ayrımcılık görülmeyen toplumdur. Farklılaşmanın kriteri, insanın temiz fıtratı ve özgür yeteneğinin şahitlik ettiği takvadır sadece. (A.g.e., c. 12, s. 488).
Toplumsal ıslah -yani adil yöneticiler ve liyakat sahibi icracıların bulunmasıyla birlikte adil kanunların yürürlüğe konmasının ışığında insan türünün korunması- İslam'ın değerli Peygamberinin (s) görevlerinden biri olduğundan İslam medeniyetinin önemli özelliklerinden biri de toplumda adaleti uygulamaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim, Peygamber'in (s) hedefleri arasındaki bu boyutu şu şekilde ifade etmiştir: “لَقَدْ أَرْسَلْنا رُسُلَنا بِالْبَيِّناتِ وَ أَنْزَلْنا مَعَهُمُ الْكِتابَ وَ الْميزانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْط” (57/Hadid 25) (Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik.). Bazı tefsirlerde ayetteki “mizan”dan maksadın adalet olduğu belirtilmektedir. (Bkz: Taberî, 1412, c. 27, s. 306; İbn Cevzî (tarihsiz), c. 4, s. 237). Allame Tabâtabâî, mizandan kastedilenin din olduğunu düşünmektedir. Çünkü din, şahısların inanç ve amellerinin ölçüleceği şeydir. Bu ölçüm de insanın bireysel ve toplumsal mutluluğunu sağlamış hayata kıvam kazandıran mayadır. Allame, bu ihtimalin, kalbin huşu içinde veya katı olması, din konusunda ciddiyet veya hafife alma bakımından insanların haline itiraz eden kelamın siyakıyla daha çok bağdaştığına inanmaktadır. (Tabâtabâî, a.g.e., c. 19, s. 196).