Allâme Tabâtabâî’nin Burhân-ı Sıddîkîn’inin Sistematikliği

04 December 2025 42 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 10

Diğer bir deyişle; Allâme’nin safsatanın reddi konusundaki argümanı, varsayımsal evrende varlığı zorunlu bir gerçekliğin mevcut olduğunu göstermektedir. Eğer varsayımsal mümkün evrenlerdeki gerçeklikler mümkün varlıklara özgü olurlarsa, bu evrende varlığı zorunlu bir gerçeklik bulunmamış olacaktır. Çünkü bu mümkün varlıkların var olmamaları mümkündür. Zira mümkündürler. Bu âlemin şu anki yerinde olmamaları mümkündür. Ancak argüman bu varsayımda bile (varlığı) zorunlu bir gerçekliğin mevcut olduğundan söz ediyor. Dolayısıyla varlığı zorunlu olan gerçeklik, diğer her türlü imkânî varlıktan başka/farklı bir gerçekliktir.

Görüldüğü gibi, bu burhanda kendisine işaret edilebilecek hiçbir nazariyeye rastlanmamaktadır. Bilakis sadece bedîhî önermeler referans gösterilmiştir. Burada, dikkatli eleştirmen, Allâme’nin burhanının temel bir sorunun olduğunu düşünmekte, belli bir yöntemi izlemek suretiyle onu ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. O, Allâme’nin burhanını aşağıdaki gibi düzenlemiştir:

Zorunlu olarak bir gerçeklik mevcuttur.

En az bir Vâcibu’l-Vücûd mevcuttur.

Zorunlu olarak var olan bir gerçeklik mevcuttur. (II’nin muadili ve eş anlamlısı)

Saygıdeğer eleştirmen söz konusu problemle ilgili olarak şunları söylemiştir:

Problem şuradadır: Birinci öncülden üçüncü öncülü sonuç almak muteber (geçerli) değildir. Birinci öncül terminolojik olarak “cümlenin zarureti”ni imlerken, üçüncü öncül “şeyin zorunluluğu”nu açıklamaktadır. Oysa cümlenin zaruretinden şeyin zaruretini –tersi (yani şeyin zaruretinden sonuç almak mümkünse de) mümkün olsa da– çıkarsayamayız. Bu iki tür zorunluluk arasındaki fark zorunluluk sembolü ile biçimler/formlar arasındadır. Nitekim “zorunlu olarak” ifadesi biçimlerden önce kullanılırsa, cümlenin zorunlu olduğu sonucuna ulaşılır. Ancak bundan sonra zahir olursa, önerme bir şeyin zaruretini içerecektir.

Bu problemin, Allâme’nin ifadesinde geçen “li-zâtihâ” ifadesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Allâme’nin ifadesi şu şekildeydi: “O (gerçeklik), zatı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul etmez.” Zatı itibariyle ademi kabul etmeyen şey her mümkün evrende mevcut olan gerçekliktir. Her mümkün evrende mevcut olan şey, Vâcibu’l-Vücûd’dur. Bu nedenle olumsuzlanamayan bu gerçeklik, Vâcibu’l-Vücûd olacaktır. Ancak mümkün varlıklar zatları itibariyle olumsuzlanabilirdirler. Bu nedenle Allâme burhanın sonunda imkânî gerçekliğin, safsatanın olumsuzlanmasıyla ispat edilemeyecek bir gerçeklik olduğu sonucunu çıkarır. O halde saygıdeğer eleştirmenin problemi [gözden kaçırdığı şey] şu olacaktır: Her mümkün evrene karşılık w sadece bir varlık mevcut olacaktır. Birinci evrenin varlığı ikinci evrenin varlığından ve üçüncü evreninki de dördüncünün varlığından… farklıdır. Burada safsata olumsuzlanmış olsa da, henüz bunlardan bir tanesinin dahi Zorunlu Varlık olduğu ispatlanamamıştır. Zorunlu Varlık ispat edildiğinde, mümkün olan her evrende diğer evrende de mevcut olan bir varlığın olduğu [ispatlanmış olacaktır]. Bu minvalde saygıdeğer eleştirmen, devamında konuyla ilgili olarak şunları yazmıştır:

Mezkûr problemi mümkün evrenlerdeki araçlardan yararlanarak şu şekilde de açıklamak mümkündür: Birinci öncülü doğrulamak için her mümkün evrende bir gerçekliğin olduğunu ispatlamak yeterli olacaktır (her ne kadar o başka bir evrendeki gerçeklikten farklı olsa da). Ancak üçüncü öncül sadece tüm mümkün evrenlerde tek bir gerçekliğin var olması durumunda doğru olacaktır.

Saygıdeğer eleştirmene göre Allâme Tabâtabâî ve Âyetullah Cevâdî Âmulî cümlenin zorunluluğu ile şeyin zorunluluğu arasındaki farka/boşluğa dikkat etmemişlerdir. O bu boşluğa galip gelebilmek için vahdet-i vücûd nazariyesini ortaya atmıştır.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar