Allâme Tabâtabâî’nin Burhân-ı Sıddîkîn’inin Sistematikliği

04 December 2025 42 dk okuma 10 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 10

Bu problemin cevabına önceki açıklamalarımızdan da ulaşılabilir. Allâme’nin burhanı her mümkün evrende bir gerçekliğin olduğunu göstermektedir. Şu halde bu gerçeklik eğer imkânî bir gerçeklikse, onun yanında imkânî gerçekliğin madum olduğu bir (başka) evreni tasavvur etmek mümkündür. Allâme’nin argümanı imkânî gerçekliklerin bulunmadığı bu varsayımsal evrende bir gerçekliğin olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla böyle bir gerçeklik kesinlikle Zorunlu Varlık (Vâcibu’l-Vücûd) olacaktır. Zira buradaki varsayım, mümkün varlıkları barındırmayan bir imkânî dünyayı tasavvur etmek üzerineydi. Eğer bu varsayımsal evren Vâcibu’l-Vücûd’u da kapsarsa, bu varlık (Vâcibu’l-Vücûd) diğer varsayımsal evrenlerde de var olacaktır. Dolayısıyla Allâme’nin argümanı safsatanın olumsuzlanması konusunda aklın şu zorunlu hükmüne dayandırılmıştır: Safsata hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir. Gerçeklik, varlığın zorunluluğudur (Zorunlu Varlık’tır). Bu gerçekliğin doğası, mümkün bir varlığın doğası olamaz. Zira imkânî bir varlığı olumsuzlamak hiçbir çelişkiye ya da safsataya yol açmaz. O halde kendisini kabul etmemizin safsatayı olumsuzladığı şey/varlık Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır. Dolayısıyla Allâme’nin burhanı en başından gerçekliğe/nesnelliğe dönük bir zorunluluğu/zarureti baz almış ve bunu ispatlamaya çalışmıştır. Dolayısıyla bu burhanda vahdet-i vücûd ilkesiyle giderilebilecek bir problem gözükmemektedir.

Safsatanın Yanlışlığı/Yanılgısı ve İstilzâm Kuralı

Saygıdeğer eleştirmene göre Allâme Tabâtabâî’nin burhanı Vâcibu’l-Vücûd’un varlığını ispat edebildiği takdirde/edebilirse tamdır. Bunun için ilk olarak vahdet-i vücûd nazariyesini ve istilzâm kuralını –ki Allâme’nin Tabâtabâî’nin sözlerinden bu anlaşılmaktadır– kabul etmek gerekir. Ona göre Allâme’nin sözlerinden anlaşılan şudur: “Eğer bir şeyin yokluğu onun varlığını gerektiriyorsa, o şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır.” Eleştirmene göre Vâcibu’l-Vücûd vahdet-i vücûd nazariyesiyle ispatlanamamaktadır. Bilakis buna zorunlu olarak istilzâm kuralını da eklemek gerekir. Zira vahdet-i vücûd nazariyesiyle Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât değil, sadece bir Vâcibu’l-Vücûd (mutlak bir kabulle) ispatlanabilmektedir.

Eğer İslâm mantıkçılarının jargonuyla konuşacak olursak saygıdeğer eleştirmenin probleminin şu olduğu görülecektir: Allâme’nin burhanı sadece zatî zorunluluğu olan bir mevcudu ve gerçekliği ispatlamaktadır. İspatlanmadığı sürece bu, ezelî zorunluluk türünden bir zorunluluktur. Dolayısıyla buradan Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât ispatlanmış olmamaktadır. Ezelî zaruret her varsayımda ve takdirde zorunlu olan, ademin hiçbir şekilde kendisine yol bulamadığı zarurettir. Analitik mantığın diliyle; sadece Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât mümkün olan her evrende mutlak kabulle ve hiçbir kayıt ve şart olmaksızın mevcuttur. Diğer zatî zaruretler –eğer zatları mevcut ise– her mümkün evrende zaruridirler. “Üçgenin zorunlu olarak üç açısı vardır” örneğinden ilerleyecek olursak; içinde üçgenin bulunduğu her mümkün evrende, onun (bu üçgenin) açıları kendisinden ayrılmayacaktır. Ancak içinde üçgenin olmadığı ve netice itibariyle onun üç açısının da bulunmadığı bir evreni tasavvur etmek mümkündür. Kant’a göre üçgeni tüm zorunlu yüklemleriyle olumsuzlamak ve –üstelik– bunu yaparken paradoksa da düşmemek mümkündür. Ancak eğer zaruri bir hükmün mevzuunun kendisi varlığı zorunlu bir şey olursa, artık O’ndan zorunlu yüklemleri olumsuzlamak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla muhterem eleştirmenin problemi, mevcudiyeti zorunlu olan böyle bir varlığın ve gerçekliğin henüz ispatlanmadığı ve bunun istilzâm kuralıyla sağlanacağı yönündedir.

Ancak Allâme’nin burhanına getirdiğimiz açılımla birlikte, ispatlanan gerçekliğin ezelî bir zaruretinin olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü gerçekliğin inkârıyla, iki halin dışında olmayan ve kendisiyle gerçekliğin zorunlu olduğu bir gerçeklik ispatlanmış olacaktır. Ve bu gerçeklik de ya Vâcibu’l-Vücûd’un gerçekliğidir ya da mümkinu’l-vücûdun… Bu nedenle içinde bu mümkün varlığın olmadığı bir başka mümkün evren tasavvur etmek mümkündür. Bu mümkün evren mümkün varlığa sahip olmamakla birlikte varlıktan ve gerçeklikten boşalmış değildir. Dolayısıyla varlığı zorunlu olan gerçeklik mutlak kabulle ve hiçbir kayıt ve şart olmaksızın ispatlanmaktadır.

Bu açılım gerçekte Allâme’nin sözlerinin sona erdiği bölümle alâkalıdır. O şöyle söylemişti: “Gerçeklik zatı itibariyle ademi ve bâtıllığı kabul etmez; çünkü O Vâcibu’l-Vücûd’dur.” Bu ibarenin içeriği makalemizin başında Allâme’nin burhanının kübrâsı (büyük öncülü) olarak zikrettiğimiz şeydir: “Zatı itibariyle bâtıllığı ve yokluğu kabul etmeyen her şey Vâcibu’l-Vücûd bi’z-Zât’tır.”

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar