Nihai hakikatin ve Tanrının varlığının betimlenemeyeceğini ve bu yüzden çeşitli dinlerde sayısız izahların ortaya çıkmış olduğunu savunan Hick'in plüralizm teorisi kabul edilirse acaba betimlenemeyen böyle bir hakikate ibadet, meçhul ve vehim bir şeye ibadet olmayacak mıdır? Acaba Kur'an, Allah'ı betimlenemez mi görüyor? Yoksa tersi mi?
Eğer Allah'ın tam manasıyla betimlenmesini mümkün görmüyorsa bizzat kendisinin gösterdiği o betimlemeler nedir? Bu durumda betimlenemez Allah'a iman nasıl mümkün olabilecektir?
Sadece bir grubun hidayete ulaşabileceğini kabul etmek çok sayıda insan grubunun daima şeytanın nüfuzu ve hâkimiyeti altında olduğu, hak ve bâtıl arasındaki savaşta üstünlüğün bâtıla ait olacağı, hakkın azınlıkta ve zayıf kalacağı anlamına gelmeyecek midir? Hâlbuki bazı ayetlerden hakkın bâtıla galebesi ve Allah'ın şeytana ve şeytanî unsurlara karşı mutlak kahrediciliği sonucu çıkmaktadır. Aşağıdaki ayetler bu cümledendir:
De ki: Hak geldi bâtıl zail oldu. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.
(İsra, 81)
Bilakis hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. (Enbiya, 18)
Allah şöyle yazmıştır: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz. Şüphesiz
Allah güçlüdür, galiptir. (Mücadele, 21)
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir. (Saffat, 173)
Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. (Nisa, 76)
Tabii ki bu ayetlerin yanında Kur'an'da, insanların çoğunun sapkınlığını vurgulayan, azınlık kesimini de iman ve şükür ehli olarak tanıtan başka ayetler de vardır. Bu durumda yukarıdaki ayetler ile aşağıda zikredeceğimiz ayetler arasında mevcut bulunan ilişki açıklığa kavuşmaktadır.
Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf, 103)
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. (En'am, 116)
Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! (Sebe, 13)
Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. (Hud, 40)
18) Dinî plüralizme itikat, çeşitli dünya görüşleri ve diyanetlere dayanan bütün metotları ve yolları hak görmeyi gerektirir. Dinlere ve mezheplere böyle bir bakış her ne kadar toplumsal açıdan barış içinde birarada yaşamayı meydana getirse ve pek çok kanlı ve acı verici çatışmayı ortadan kaldırsa da -hatta bazı fikrî soruları ve zihinsel kaygıları olsa bile (çoğunluğun kurtuluş ehli olup olmadığı konusunda)- öte yandan da plüralizme inanç duymakla, bütün dinleri hak görmekle ve tüm sıratları müstakim addetmekle şu sonuçlar ortaya çıkacaktır:
Artık bir dinin mensupları için belli bir sıratta hareket etmenin veya özel bir dine inanmanın manası kalmayacak; nefsanî eğilimleri ve bedensel hazlarıyla daha çok uyuşan, takipçilerinden daha az görev isteyen ve onlara daha fazla özgürlük veren dinleri ve sıratları seçmeye fırsat bulmuş olacaklardır.
Bütün sıratları müstakim görme, semavi ve semavi olmayan tüm dinleri, okulları hak sayma durumunda hidayete ulaştırma, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma, iman ve inanç yolunda cihada ihtiyaç kalmayacaktır. Çünkü hakkı hakka davet etmek beyhude ve manasız bir iştir. Zira dinler arasında önemli ve temel bir tercih nedeni bulunmadığı varsayılmaktadır.
Şimdi bu noktalara dikkat edildiğinde acaba Kur'an'daki emri maruf ve nehyi münker ve cihat, şirk ve küfürle mücadeleye teşvik ayetlerinin, hepsi ama hepsinin Kur'an vahyi açısından dinî plüralizm düşüncesinin yanlışlığına delalet ettiği söylenemez mi?
Eğer gerçekten de plüralizm ile cihat, emri maruf ve nehyi münker ayetleri arasında nefy ve çelişki ilişkisi varsa Kur'an ayetlerine imana rağmen plüralizme inanan müminler, Kur'an açısından imanın hangi kesimi arasında sayılmış olurlar?
19) Sekülarizm, plüralizme itikat sürecidir. Çünkü dinler, mezhepler, inançlar ve bir dinin ya da diyanet ve ahlakın aslının değişik okunma biçimlerinin bulunduğu ve hepsinin de hak ve müstakim olduğu bir toplumda, bütün o inançların toplumun siyasî sisteminde eşit ve eşzamanlı olarak hayata geçirilmesi mümkün değildir (bu bir yana, bazı usulcülerin görüşüne göre böyle bir varolma biçimi gerekli ve doğru da değildir).
Öyleyse mecburen dinlerin hepsine siyaset sahnesinden ve toplumun meselelerini idareden el çektirmek ve dini insanların bireysel hayatıyla sınırlı saymak gerekecektir (sekülarizm).
O zaman şu soru gündeme gelir: Acaba Kur'an öğretilerinin ruhu, dinin bireysel hayatla sınırlandırılması ve onun toplumsal ve siyasal meselelere müdahale ettirilmemesiyle uyuşur mu?
Başka bir ifadeyle, acaba Kur'an bakışaçısına göre sekülarizm, plüralizmin sonuçlarından ve getirilerinden biri olarak mı kabul edilebilir yahut esasen Kur'an vahyinin öğreti, yasa ve programlarının ruhu sekülarizmi, sonuçta da plüralizmi reddetmez mi?