Cevaben, önce sınırlamanın iki çeşit olduğu söylenmelidir: Hakiki sınırlama ve izafi sınırlama. İzafi sınırlama, bir şeyi başka bir şeyle ilgili özel durumlar, haller ve şartlara nispetle ölçtüğümüz yerlerde kullanılır. Bu durumda sınırlama da aynı konuya özgü olur ve başka bir konuyu kapsamaz. Fakat hakiki sınırlama, onun aksine, bütün şartlara ve her şeye şamildir. "Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı" ayetine dikkat ettiğimizde izafi sınırlamanın anlamı açıklığa kavuşmaktadır. Çünkü eğer hakiki sınırlama olsaydı Peygamber'in (s.a.a) işinin yemek yemek ve çarşıda dolaşmak olması lazım gelecekti. Hâlbuki sonraki ayetlere topluca bakıldığında bu sınırlamanın, müşriklerin Peygamber'e (s.a.a), yönelttiği "neden kendilerine meleklerin indirilmediği" itirazına cevap vermek üzere olduğu anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla, peygamberlerin görevini korkutmak ve müjde vermekle sınırlandırmış yerlerde geçen önceki ve sonraki ayetlere müracaat ettiğimizde bütün bu sınırlandırmaların, kâfirlerin ve müşriklerin, kıyametin zamanının somut olarak söylenmesi veya azap indirilmesi ya da Peygamber'e (s.a.a) neden hazine indirilmediği ve beraberinde bir meleğin bulunmadığı gibi yersiz istekleri karşısında ortaya konduğunu görüyoruz.
"Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi demelerinden dolayı adeta sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacak. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir."
Kur'ân, hiçbir zaman Peygamber'in (s.a.a) bu işlerdeki gerçek görevini sınırlandırma niyetinde olmamıştır.
Bu yerlerde geçen sınırlandırmanın izafi olduğunun bir diğer delili de Peygamber'in (s.a.a) görevlerinin farklı farklı olmasıdır. Sınırlandırmanın söz konusu edildiği ve onun vazifelerinden bahseden tüm ayetlerde, öyle ki bazıları Hz. Peygamber'i sadece ikaz edici olarak nitelemekte, bazıları korkutucu ve müjdeleyici şeklinde isimlendirmekte, sınırlandırmaya ihtiyacın bulunmadığı bir kısmı da bu görevleri ayrıntılı olarak beyan etmektedir.
"Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak."
2. Peygamber'in (s.a.a) Velayeti ve Onun Müminlere Önceliğini Konu Eden Ayetler.
Daha önce (çalışmanın önceki bölümünde) velayetin anlamından bahsetmiş ve bu kelimenin, daima bireysel veya toplumsal işlere hâkimiyet türüyle birlikte olduğu sonucunu çıkarmıştık. Bu sebeple burada, Peygamber'in (s.a.a) velayetini gündeme getiren ayetler çerçevesinde bu velayetin sınırlarını inceleyeceğiz.
Eskiden beri Peygamber'in (s.a.a) velayetinden, onun işler üzerindeki hâkimiyetini kabul eden görüşle bahseden kimseler, velayetin çerçevesi için muhtelif boyutları söz konusu etmişlerdir. Nitekim en kısıtlayıcı olanları, toplumsal ve şahsi işlere mahsus olan velayettir. Fakat son olarak velayetin anlamına özgü bir telakkiyle ve nebilerin toplumsal işlere müdahalesi hakkında menfî görüşle Peygamber'in (s.a.a) velayetini, çocuklar ve deliler gibi kendiişlerini idare edebilecek yeterlilikle olmayanlarla kısıtlayan iddialar ortaya atılmıştır. Sonra da "Peygamber,
müminlere kendi nefislerinden daha önceliklidir" ayeti uyarınca, Peygamber'in (s.a.a) müminlerin işleriyle ilgili olarak onlara kendilerinden önceliği bulunduğundan bahsedilmesindeki velayet, bu tür işlerde müminlerin velayeti ile Peygamber (s.a.a) arasında çelişki oluşacak konuya hasredilmektedir. Hairi Yezdî burada velayeti sarih biçimde "yeterlilik" konusuna mahsus kabul etmekte ve bu yüzden Ayetullah Cevadi Âmulî tarafından ortaya atılmış "âkil insanların velayeti" tabirini, âkil olmakla velayet arasında çelişki bulunduğu gerekçesiyle eleştirmektedir.
Öyle görünüyor ki muhterem münekkid, makalenin aslına bakmamıştır. Çünkü makalede ayrıntılı olarak mallarını kullanamayacaklar üzerindeki velayet ile topluma velayet arasındaki farktan söz edilmiş ve her birinin ahkâmı ayrı ayrı açıklanmıştır. Buna ilaveten eleştiriye cevap verirken bu konu tekrar izah edilmiştir.