Allah'ın "Biz seni onların üzerine bekçi kılmadık. Onların vekili de değilsin" kelamı, ayetin önceki kısımları gibi Peygamber'in (s.a.a) teselli edilmesiyle ilgilidir ve nefsinin sükûn bulması içindir. Bir kimsenin "bekçisi" olmaktan kastedilen galiba insanların yaşamak, gelişmek, rızık ve diğerleri gibi işlerinin yönetilmesinin yükümlülüğünü üstlenmektir. Bir kimseye vekil olmak ise kişinin işlerinin vekâleten yürütülmesi, bu vesileyle de onun adına çıkarlarını temin etmek ve zararı ondan uzak tutmak demektir. Öyleyse ayetin anlamı özetle şudur ki, ne müşriklerin tekvinî işleri, ne de dinî hayata dair işler, hiçbiri senin sorumluluğunda olmadığına göre davetini reddetmeleri ve çağrının onlar tarafından kabul edilmemesinden mahzun olmamalısın.
Diğer yandan bu durumun Müslümanların Peygamber'in (s.a.a) etrafında bir cemaat oluşturmalarından sonra değiştiğini, onlara bekçilik ve istikametlerinin gözetimi sorumluluğunun Hz. Peygamber'in omuzlarına yüklendiğini görüyoruz. Bir rivayette İbn-i Abbas şöyle der: Peygamber'e bundan daha ağır bir ayet inmedi. Bu yüzden, ashap ona "Ey
Peygamber, erken ihtiyarlık peşinde dolanıyor" dediğinde, "Hud ve Vakıa sureleri beni ihtiyarlattı" buyurdular.
Başka bir rivayette bir kişi bu meselenin sebebini sorar, Peygamber (s.a.a) de "Emrolunduğun üzere dosdoğru ol" ayetine işaret buyurur. İmam Humeynî (k.s), Peygamber'in (s.a.a) Şura suresindeki değil de Hud suresindeki bu ayete işaretinin hususiyetini, ayetin devamındaki sebebe bağlamıştır. Nitekim Peygamber'e (s.a.a) hitap ederken ümmetin istikametini gözetmesi de istenmiş ve bu iş Hz. Peygamber'in omuzlarına yüklenmiştir. Böyle olmasa Peygamber (s.a.a) kendi istikametini gözetmekte onu erkenden ihtiyarlatacak herhangi bir müşkül görmezdi.
Peygamber'in Görevinin Müjdelemek ve
Korkutmakla Sınırlı Olması
Peygamber'in (s.a.a) toplumsal işlere müdahalesini reddetmek için Hz. Peygamber'i münhasıran uyarıcı ve müjdeleyici olarak isimlendiren ayetler delil getirilmiştir:
"Sen sadece bir uyarıcısın."2
"Ben inanan bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim."
O halde peygamberlerin insanları korkutmak ve müjdelemekten başka görevleri yoktur, onlara itaat bu sınırdadır ve toplumsal işlerle irtibatlı değildir.
Bu tür bir muhtevaya sahip ayetler incelendiğinde hepsinin de kâfirler ve müşrikler karşısında tavır belirlediği müşahhaslaşmaktadır; isterse Medine'de hicretten sonra inen ayetler olsun:
"Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki 'Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi' demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir."5
Başlangıçtaki görevin korkutmak, daha sonra da müjdelemek olması bütün peygamberler (a.s) için genel kuraldır. Buradan peygamberlerin görevinin -mantıksal yolun böyle olması ve Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin de buna delalet etmesi gibi- çeşitli aşamalar içerdiği açıkça görülmektedir.
Bisetin başlangıcında, henüz yardımcı ve taraftarı bulunmadığı sırada korkutmak ve müjdelemekten başka bir işi yerine getiremezlerdi. Çünkü kâfirler ve müşriklerden başka muhatapları yoktu. Her ne kadar bu görev risaletin sonuna kadar, yani risaletlerinin coğrafi sınırlarında mümin olmayan bireyler var oldukça omuzlarında duracaksa da bu ayetler onların müminler karşısındaki görevi hakkında meseleyi açıklığa kavuşturmamaktadır. Çünkü yeni durumda muhatapları tamamen değişmiştir.
Kur'ân-ı Kerim ayetlerine dikkat edildiğinde peygamberlerin (a.s) korkutma ve müjdeleme görevi iman aşamasına kadardır ve ondan sonra bir diğer önemli vazife hem onların, hem de takipçilerinin yükümlülüğüne bırakılmaktadır. Fetih suresinde 8. ve sonraki ayetlerde bu konu gayet açıktır. Allah önce Peygamber'in (s.a.a) şahitlik, müjdeleme ve korkutma görevini beyan etmekte, bu işin gayesinin insanların Allah'a ve Resulüne iman etmesi, daha sonra da ona yardım ve saygı göstermek olduğu gösterilmekte, sonra da Peygamber'e (s.a.a) biat edenleri Allah'a biat etmişler olarak tarif etmekte, sorumluluğuna ve sözüne vefalı davranan ve Peygamber'e (s.a.a) karşı çıkmayı asla hoş karşılamayanlar övülmekte ve sözlerinden cayanlar kınanmaktadır. Bu nedenle Peygamber'in (s.a.a) buyruğuna itaat ve kulak vermek iman aşamasından sonradır, korkutma ve müjdeleme ise önceki aşamaya aittir. Bu konunun delili; cihattan, peygambere itaatten ve ona muhalefet edilmemesinden söz eden bütün ayetlerin Medenî ayetler olması, İslâm toplumuyla ilgili bulunması ve muhataplarının da müminlerden oluşmasıdır.
Burada Peygamber'in (s.a.a) görevini sadece korkutmakla veya müjdelemek ve uyarmakla sınırlayan ayetler hakkındaki soru yerinde durmaktadır.