Kur’ân’da Hac

04 December 2025 41 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 9

Rahmetli Şeyh Sadûk bunun cevabında şöyle buyurmaktadır: “Kâbe’nin saygınlığı, dinin korunması ve ayakta kalması adınadır. Kâbe’nin koruyucuları, zamanında Allah Resulü’nün mübarek varlıkları idi. Onun ardından Masum İmamlar ve Veliyullah ve gıybet döneminde de Naiblerdir. Hazret-i İmam Seccâd şöyle buyurdu: O İbn Zübeyir, Seyyidü’ş-Şüheda ve zamanının imamına yardım etmekten kaçınmıştır. Onun şehadetinden sonra da yerine geçen zamanın imamına da (İmam Seccâd’a) yardım etmemiştir. Bu yetmezmiş gibi bir de iddialarda bulunmuştur. (Hal böyle olunca) o Kâbe’ye de sığınsa Allah, zaten ona yardım etmez ki. Ebrehe’nin ordusuna Ebabil kuşlarını gönderen Allah, neden Haccac’ın ordusuna böylesine bir kuvvet göndermesin ki?”

Sonuç itibariyle Emevîler, İbn Zübeyr’i bozguncu ve fasık birisi olarak gördükleri için katlettiler ve yıkılan Kâbe’yi de çok geçmeden baştan inşa ettiler ve daha sonraları da herhangi bir sorun da ortaya çıkmadı. Ama Ebrehe için durum tamamen farklıdır. O, kıbleyi ve tavafı yok etmek istemişti, ama Yüce Allah ona bu fırsatı vermedi. Öyleyse Haccac’ın bu olayı “Ve Kim orada nehyedilmiş bir şeyi zulmederek yapmak isterse, biz ona acıklı bir azabı tattıracağız.” ayet-i kerimesi ile çelişmemektedir.

Hatta günümüzde de bu tehlike devam etmektedir. Eğer Allah korusun o topraklar zalimlerin ellerine düşer ve halkı da sırat-i müstakimden ayrılırsa Allah, oraya müdahale mi edecektir. Hayır, bilakis Allah Teâlâ şu ayet hükmü gereğince: “İşte böylece zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz.” Müslümanlar vazifelerini yerine getirdiği zaman Allah vaadinde bulunduğu “Ve Kim orada nehyedilmiş bir şeyi zulmederek yapmak isterse, biz ona acıklı bir azabı tattıracağız.” sözünü hiç şüphesiz yerine getirir ve zalime göz açtırmaz.

“Ev” İbaresinin Allah’a ve Halka Nisbet Verilmesi

Ayetin başlangıcı konunun ehemmiyetiyle başlayıp, şöyle buyrulmakta; “Doğrusu insanlara (ma’bed olarak) ilk kurulan ev...”

“Beyt” kelimesinin kendisi “Allah” kelimesine eklenmesi ile değer kazanmakta ve halk da bu eve gelmekle şereflenmektedir. Kâbe’nin şerefi Allah ile anıldığında, insanların değeri de Allah ile anılan Kâbe ile bağ kurduklarında ortaya çıkmaktadır.

“Vuzia li’n-nâs” şeklinde kullanılan cümle insanlar için mabet, kıble ve tavaf mekânı anlamı taşımaktadır. Bu tüm insanlar için belirlenmiştir yalnızca belli bir grup için değil.

Kıble Yalnızca Kâbe’dir

Ayet-i şerife o kutsal mekâna da işaret etmektedir. O yerin Harem olduğunu beyan etmektedir ve çerçeve daha da daraltılarak yalnızca o yapının kutsallığı ve varoluşunun kutsiyetine vurgu yapılır.

“Kâbe kıbledir” cümlesi bir nevi Kâbe çevresinde meskûn olan veya Mekke’de yaşayanların ona “Mescidu’l-Haram” demeleri ve uzakta kalanların da onu “Kıble” şeklinde anmalarından mütevelliddir. Elbette bu uygunsuz bir tabirdir. Kıble yalnızca Kâbe’dir. İster yakınında olsun ister çok uzaklarda. İslâm her koşulda Peygamber’e (s.a.a.) ve diğerlerine “Kâbe kıblemizdir” cümlesini öğretmiştir.

Dikkat ederseniz ölü ve diri olan bütün her şeyin Kâbe ile bir bağının olduğunu görürsünüz. Canlıyken ayrı bir ritüelde, ölüyken de daha farklı bir merasimde. Görüldüğü üzere kimsenin “Mescidu’l-Haram” ile herhangi bir ilişkisi yoktur.

Ayette de buyrulduğu gibi Mescidu’l-Haram’a yönelirseniz Kâbe’ye dönmüş olursunuz. Öyleyse fark, yönelmek ve dönmektedir Kıble’de değil. Yakında olanlar gördükleri için Kâbe’nin kendisine, uzakta olanlar ise Harem yönüne yüzlerini dönerler.

Aslında “Siz de nerede bulunursanız bulunun, yüzlerinizi o tarafa döndürün.” Ayet-i kerimesinde de bu konuya işaret edilmektedir. Yönünüz o tarafa olmalıdır, ama bu kıble, Mescidu’l-Haram’dır mânasını taşımamaktadır. Bazı büyükler de bu konunun inceliğini göz önünde bulundurarak şöyle demişlerdir: “Kâbe’nin kendisi kıble değildir, belki o bulunduğu mekân ve atmosfer kıbledir.”

Allah rahmet etsin üstadımız Muhakkik Dâmâd, ne zaman bu konu açılsa şunları söylerdi: “Kâbe’nin kendisi kıble değildir, çünkü gün gelir Kâbe sel suları altında kalıp viran olursa ya da farklı bir yıkımla karşı karşıya kalırsa Müslümanlar kıblesiz mi kalmış olacaklar? O mekân kıbledir, üst üste yığılı taşlar ile bir evi andıran yer değil. Aslında şöyle denilebilir; o ev kıblenin olduğu yere kurulmuştur. Mesela yeraltında çalışan maden işçileri metrelerce derinlikte namaz kıldıklarında ya da yüksek yerlerde ibadet edenlerin yüzlerini çevirdikleri yer Kâbe’dir. O değişmeyen bir yöndür. Kâbe için yeraltında bulunanlar yüzlerini yukarı, yükseklerde bulunanlar da aşağı çevirmek zorunda değillerdir çünkü Kıble yönü yukarı-aşağı değişiklik gerektirmez.”

Daha sonrası birçok kitapta gördüğümüz şu güzel deyiş Fahr-i Râzî’nin tefsirinde geçen latif bir sözdür;

“Kâbe’nin değeri için şunlar yetmez mi? Amiri Hazret-i Akdes-i Celil, Mühendisi emin olan Cebrail, Mimarı İbrahim-i Halil, Yardım edeni ise evladı İsmail!”

İşte tüm bunlar nazara alındığında bu şerafeti Beytu’l-Makdis’te bulamamaktayız.

Beyyinat Ayetlerinin Mısdakları

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar