Üstat Mutahhari de şöyle demektedir: Mucize, mucizeyi yapan kimsenin gerçekte alemin külli ruhuna bağlanması ve âlemin külli ruhuna bağlanarak, bu alemdeki kanunlar üzerinde tasarruf etmesidir. Bu tasarrufu da kanunların dışına çıkması manasına gelmez, kanunları kendi kontrolüne alması anlamına gelir; kanunları kendi kontrolüne aldığı zaman, bu olağan örfi kanunların dışına çıkabilir ama kanunların bizzat kendisiyle çelişmez.
Bir kısım kimseler de şu şekilde açıklamalarda bulunmuşlardır: bazı mucizeler, sadece Allah’ın irade ve emrine dayanmaktadır ve bu mucizelerde Enbiyaların hiçbir dehaleti yoktur. Tıpkı Musa Kelimullah’ın asasının yılana dönüşmesi gibi, çünkü eğer Musa’nın (a.s) kendi nefsi ve ruhi gücünün asasının yılana dönüşmesinde gerektirici ve sebep olucu bir etkisi olsaydı ve sadece Allah’ın iznini bekleseydi, yılandan korkup kaçmak ki kendisi bu işte etkili olsaydı anlamsız olacaktı. Ama bazı durumlarda enbiya ve imamların nefsi mertebeleri ve kabiliyetleri mucizenin hazırlanmasında ve gerekli zeminin oluşturulmasında etkisiz değildir. (Sefayi, 28/2: 1375)
Peygamberler, güçlü nefs ve irade ile ve aynı zamanda Allah’la irtibatları sayesinde, tabii illetler ve sebepler üzerinde tasarrufta bulunup, ele geçirerek, tekvini velayetleriyle mucize gerçekleştirebilirler. Tabii olay ve refleksleri hızlandırmak, sebepler nizamına ve illetlere aykırı bir durum değildir. Tıpkı günümüzde bilim adamlarının tarafından tarım alanında bitkilerin yetişme süresini en aza indirerek en bereketli ürünü almak için yaptıkları hızlandırıcı değişim ve dönüşümler gibi.
Sonuç
Asıl problem, mucizenin, normal olanın dışında, olağan olaylar ve nedensellik kanununun tersine bir iş olmasıdır. O halde akılla bağdaşmayan ve hatta akıl ile çatışan bir şeydir ve eğer bu nizam ile uyumluysa, şu durumda olağan üstünlüğü nerededir?
Bu problemin esası, bir hata yahut yanlışın üzerine bina edilmesidir. Bu yanlış, nedensellik ve felsefenin külli kanunlarıyla, tabii ve örfi nizamın nedenselliğini birbirine karıştırmaktır. Olması imkânsız bir şeyin meydana gelmesi, nedensellik ve felsefenin ve matematiğin külli kanunlarını bozmak demektir ki, harikul adet bu anlamda değildir. Murat edilen şey, maddi ve tabiata ait nedensellik nizamını bozarak değiştirmektir. Bu ise olası bir şeydir ve aynı zamanda şaşırtıcıdır da.
Felsefenin külli kanunlarının söylediği şey, hiçbir malul yaratılış âleminde illet olmadan meydana gelemez. Tabii kanun ve deneysel bilim de şöyle diyor: ısı her zaman ateşin akabinde meydana gelir. Ama acaba bu ikisi arasındaki (ateş ve ısı) bağlantı tekvini, zaruri ve karşı konulamaz bir şekilde mi kurulmuştur? Acaba ısının sadece ateşe has bir netice olduğu iddia edilebilir mi?
Akıl diyor ki, her meydana gelen şey bir meydana getirene muhtaçtır. Ama meydana gelen ve meydana getiren şeyin teşhisi, deneysel bilimlere bırakılmış, deneysel bilimlerin dayanağı da çeşitli araştırma ve gözlemlere dayanmaktadır ve araştırma da mantığa dayalı değil, şüphe götürmeyen yakine götürmek olarak tanımlanmıştır.
Eğer diğer noktadan probleme bakılırsa, çok açık bir şekilde problemin baş göstermesi, bu iki konu arasındaki hata, yanlış esasına dayandığı görülecektir:
1- Mucize bir illete bağlı değildir; bunun manası, insanların nezdinde olağan, bilinen illet yoktur sözü doğru ve problemsiz bir sözdür ve mucizenin bu türden bir şey olmasıdır.
2- Mucize mutlak olarak bir illete bağlı değildir; bunun manası ise, sıradan, maddi ve maddi olmayan illet yoktur ve mucize de bu türden bir şeydir.
Burada bir soru gündeme gelmektedir, eğer mucizeler, bir illete dayanıyorlar ise, beşerin zamanın geçmesiyle bu mucizelerin illetlerini keşfederse ve enbiyanın yaptığı harikulade işler mucize olmaktan çıkarsa ve sıradan halk aynı şekilde mucizeleri yapma gücüne ulaşırsa? Bunun cevabı şöyledir:
Evvela, beşerin ilminin kesinlikle yaratılışın bütün illetlerine, sırrına ve remzine ulaşacağını söylemek, delilsiz mesnetsiz bir iddia ve sözdür. Hatta eğer, bir konuda bile müspet bilim harikulade bir şeyin illetini keşfetse bile, böylesi bir gelişme mucizenin yararına olacaktır. Çünkü onun mümkünlüğünü ve gerçekleşmesini kesin ve ulaşılabilir kılacaktır ve öte yandan, deneysel bilim peygamberin de bu mucizeyi gerçekleştirirken, keşfolunan bu illetten yararlanmış olduğuna hükmedemez.
İkinci olarak, illetin meçhul ve müphem olması, mucizenin esası veya bir parçası değildir. Aksine mucize, bu açıdan mağlup edilemez illetlere dayanan ve bunun izlerini taşıyan, ilahi bir kaynaktan sadır olan şaşkınlık verici bir iş ve ayettir. Biz bilinen ve tanımlanan kanunlara uymayan her hadiseyi mucize olarak adlandıramayız. Ancak, mağlup edilemez illete dayanan olağanın dışındaki hadiseler mucizedir.