3.2. Vehbî İlim
Kur’an’da ilim türlerinden biri de doğrudan doğruya Allah’ın istediği kuluna bahşettiği ilim türüdür. Bu ilim vahiy, ilham veya kalbe ilka gibi yollarla gerçekleşir. Peygamberlere verilen ilim bu türdendir. Peygamberler dışında vahye mazhar olan insanların bulunup bulunmadığı meselesi alimler arasında tartışılan konulardandır. Ama Kur’an’da Musa’nın annesine,[124] İsa’nın havarilerine,[125] meleklere,[126] arıya,[127] yere,[128] göğe[129] vahyedildiği ifade edilmiş ve çoğunlukla bu vahiy türü ilham olarak yorumlanmıştır.[130] Bu başlık altında ise peygamberlere verilen ilim üzerinde durulacaktır. Allah’ın peygamberlere vahiy göndermesi, ilk insan Hz. Adem ile başlamış ve Hz. Peygamber ile son bulmuştur. Peygamberlerin Müteâl olan ile kurduğu bu metafiziksel ilişkinin mahiyetini kavrama ve tecrübe etme imkânımız yoktur.
Bilindiği üzere ilâhî dinlerin en önemli bilgi kaynağı vahiydir, akıl değildir. İnsan, murad-ı ilâhînin ne olduğunu bilmesi ve ona göre yaşayabilmesi için zorunlu olarak bir rehbere muhtaç olarak yaratılmıştır. Allah insanlar arasından onlar gibi yaşayan, onlar gibi davranan, onlar gibi beşerî ihtiyaçları olan birisine yine kendi içlerinden seçerek ona vahyetmiştir.[131] Bu vahye mazhar olanlar hiç şüphesiz peygamberlerdir. Bu nedenle nübüvvet müessesesi, hâlik ile mahluk arasındaki iletişimin tesisi için zorunludur. Böylece peygamberler Allah’tan aldığı vahyi insanlara tatbik ederek yol göstermiş ve bu bilgi soyut düzeyde kalmamıştır. Allah’ın vehbî olarak bahşettiği veya kalbe ilka ettiği ilim, beşerî arızaları aşacak bir nitelik de arz etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlere verilen ilim çoğunlukla vahy, kitap, ilim/ta’lîm ve hikmet kelimeleri ile ifade edilmiştir. Bu konuda çok sayıda ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden birkaç tanesini örnek olarak vermek istiyoruz:
Vahy kelimesine örnek:
“Biz, Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik.”[132]
Kitab kelimesine örnek:
“Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi.”[133]
İlim/ta’lîm kelimesine örnek:
“Şayet sana ilim geldikten sonra onların hevalarına tabi olursan şüphesiz zalimlerden olursun”;[134] “Ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum.”;[135] “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”[136]
Hikmet kelimesine örnek: “Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i de öğretmiştim.”[137]
3.3. Beşerî/Mükteseb İlim
Beşerî ya da mükteseb ilimden kastettiğimiz, teknik düzeyde kelamcı ve felsefecilerin literatüründe tartışılan kavramsal çerçeve değildir. Bu çalışmadaki beşerî/mükteseb ilim ifadesini, lügat anlamını havi bir şekilde insanın çeşitli bilgi edinme araçlarını kullanarak akıl yürütme, olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurma, geçmişteki kümülatif ilmi verileri dikkate alarak tenkît, tashîh ve tezyîd etme sürecinde oluşan bilgi türü anlamında kullanılmaktadır. Bu bilgi türü aklî, vicdanî, ruhî imkân ve kabiliyetlerden istifade etmek ile husule gelir. Beşerî çaba neticesinde elde edilen mükteseb ilim, beraberinde her zaman mutlak doğru ve hakikati getirmeyebilir. Başka bir ifade ile bu bilgi türü isabet oranı yüksek olmak ile birlikte beşerî noksanlık ve acziyet ile de mualleldir.
Kur’an’dan elde edilecek ilmi çıkarımlar, alimlerin yaklaşım tarzlarına ve dinî anlayışlarına göre farklılık arz edebilir. Kur’an merkezli ortaya konulacak ilmi yaklaşımların netice itibarı ile bir yorum olduğunu ve sübjektif bir karakter taşıdığını dolayısıyla bağlayıcılık açısından bir vucûbiyet gerektirmediğini ayrıca hatırda tutmak gerekir. Bir başka husus ise Kur’an üzerinde araştırma yapanların ve ayetleri yorumlayanların kabiliyet ve potansiyellerinin birbirinden farklı olduğu olgusudur. Bu da ulaşılan sonuçların kabul ya da eleştiriye açık olduğunu ortaya koymaktadır.