Kur’an’da 382 yerde geçen ayet kavramı üzerinde de durmak gerekir. Ayet kelimesi hem Kur’an sûrelerindeki bölümler için hem de Allah’ın varlığına işaret eden delil ve nişane anlamında kullanılmıştır. Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerîmdeki ayetler için tenzîlî ayetler; kâinatta Allah’ın varlığına işaret eden ayetler için ise tekvînî ayetler ifadesi kullanılmıştır. Tekvînî ayetler için kâinattaki şu unsurlar zikredilebilir: Göklerin ve yeryüzünün belli bir nizam içerisinde yaratılması, gece ve gündüzün peşi sıra gelmesi, rüzgarın esmesi, yerin canlıların yaşamasına elverişli hale getirilişi, ziraata ve yerleşime uygun ovaların, seyahate elverişli yolların oluşumu, hayat kaynağı suyun gökten indirilişi, aynı su ile beslenen aynı iklimin topraklarında tadı ve besin değeri farklı yiyecek ve meyvelerin yaratılması, göklerin görülebilir direkler olmaksızın yükselişi, gemilerin denizlerde batmadan seyredişi, besin kaynağı ve binek olarak kullanılan çeşitli hayvanların insanların emrine verilişi.[138] Ali Şeriati (ö. 1977) de bu konuda şu tespitleri yapar: “Kur’an, sünnet dediğinde bireye, hayata, dünyaya, insan tarihine, toplumlara ve doğaya egemen olan bilimsel yasaları amaçlamaktadır. Sünnet bilimsel yasalardır. Ayet ise toplumsal, insani ya da maddi olgulardır. Gece bir ayettir, sivrisinek bir ayettir, gecenin gündüzün gelmesi ayettir, yağmur ayettir, ışık ayettir, yer ve gök ayettir…Şaşırtıcıdır ki Kur’an hem bir sineğe ve sivrisineğe, hem büyük bir insani gerçeğe, hem Kur’an gibi bir gerçeğe ve hem de Musa’nın ya da İsa’nın mucizesine ayet demektedir. Biz bunlara mucize adını verirken Kur’an bunları ayet diye adlandırmaktadır…ayet ise gerçek ve hakiki zattan bir belirtidir. Ayetin özsel ve bağımsız bir anlamı yoktur.”[139] Kâinattaki bu unsurlar üzerinde tefekkür, tedebbür ve teakkul gibi aklî aktivitelerin gerçekleştirilmesi, eserden hareketle müessirin ilim ve kudretinin idrak edilmesi, neticede varlık üzerinden Allah’a iman edilmesi, Kur’an’ın amaçları arasında zikredilebilir.
Peygamberler, Allah’ın emirlerini tatbik ve tebliğ etmekle sorumlu oldukları için insanlığın ihtiyaç duyduğu ilme de öncülük etmişler[140] ve ayetler üzerinde düşünmeleri için ümmetlerini uyarmışlardır. Bu çerçevede tekvînî ayetler üzerinde tefekkür edilmesi, asgari bir düşünme faaliyeti ile sınırlanamaz. Kur’an’ın muhatap aldığı toplumda anlaşılmış olması, bütün anlam referanslarının anlaşıldığı veya tüketildiği anlamına gelmez.[141] Kur’ân-ı Kerîm’deki ayetlerin mütebadir, simgesel, imgesel, mecâzî, işârî gibi anlamsal düzeyde derece ve katmanları farklı olabilir ve Kur’an metni buna imkân tanımaktadır. Tekvînî ayetlerin temel amacı Allah’ın varlığı ve birliğini ortaya koymaktır. Ancak bu, ilgili ayetlerin daha başka ilmî meselelerin küllî ilkelerine işaret etmediği anlamına gelmez. Mihver olarak kabul edilmesi gereken mütebadir mananın dışında tekellüfe girilmeden Kur’an metninin elverdiği ölçüde bir yorum dinamizmi de geliştirilebilir. Bu, sadece günümüz ile alakalı bir durum da değildir. Dün de Kur’an’dan hareketle ilmî çabalar ortaya konuldu, yarın da bu çaba devam edecektir. Burada dikkat edilmesi gereken en temel husus, tenzîlî ayetler vasıtasıyla tekvînî ayetler üzerinde Kur’an’ın araştırma ve incelemeyi sürekli teşvik etmesidir. Burada Kur’an’ın metafiziksel boyutunu dikkate almaksızın salt bir bilimsel kitap olarak görme indirgemeciliğinden veya sadece klasik anlamdaki dinî ilimlerin elde edildiği daraltıcı bir kitap anlayışından da sakınmak gerekir. Şimdi mükteseb/beşerî ilimlere delalet eden bazı ayetlere geçebiliriz.
Ayetlerin aklî ilimlere delalet etmesi: Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki müfessirin Kur’an’ı tefsir ederken çelişkili durumlara düşmemek için aklî ilkelere uyma zorunluluğu bulunmaktadır. Râzi’nin tefsirini dirayet tefsir geleneğinin zirvesine taşıyan önemli sebeplerden biri, onun felsefî birikim ve tecrübesidir. Aynı şekilde Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini öne çıkaran en önemli faktör, müellifin sadece şer’î ilimlerdeki uzmanlığı değil, felsefî birikiminin ona sağladığı perspektiftir.[142] Bu sebeple İslâm düşünce tarihi boyunca ortaya konan felsefî birikim, daima Kur’an ve hadislerde anılan hikmet kavramıyla ilişkilendirilmiştir.[143]