- Bir gerçeklik vardır. (İddia)
- Gerçekten de bir gerçeklik mevcut değildir. (İddianın paradoksu)
- Gerçekten bir gerçeklik yoktur. (II’den)
- Gerçekliği olmayan bir gerçeklik vardır. (“gerçekten” ifadesini dikkate alarak III’ten)
- O halde gerçeklik vardır. (IV’ten)
Burada ilk olarak ikinci öncülde bir gerçekliğin olduğunu kabul edip, daha sonra o gerçekliği olumsuzladık. Bunu yapmasaydık varsayımımız gerçek olmayacaktı. Diğer bir deyişle ikinci öncül çelişkili bir varsayım olup, olumsuzlanmış; böylece birinci öncül ispatlanmıştır. Yine Allâme’nin argümanını, bedîhî bir ilke olan “paradoksun imkânsızlığı”yla başlatmak suretiyle başka bir şekilde açmak da mümkündür:
- Ya gerçekten bir gerçeklik vardır ya da gerçekten bir gerçeklik yoktur. (Paradoksun imkânsızlığı ilkesi)
- Gerçekten bir gerçeklik vardır. (Varsayım)
- Gerçekliği olan bir gerçeklik vardır. (II’den)
- Bir gerçeklik vardır. (III’ten)
- Gerçekten bir gerçeklik yoktur. (Varsayım)
- Gerçekliği olan bir gerçeklik yoktur. (V’i dikkate alarak V’ten)
- Bir gerçeklik vardır. (VI’dan)
- Dolayısıyla bir gerçeklik vardır. (fâsılı[8] ayırarak I, II, IV, V ve VII’den).
Birinci öncülün munfasıla-i hakikiyye (gerçek ayrık) olduğu ve onun ikinci ve beşinci öncüllerdeki her bir bileşeninden dördüncü ve yedinci öncüllerdeki sonuçların çıkarıldığı dikkate alındığında bu munfasılanın kendisinden de aynı sonucun alındığı görülecektir. Dolayısıyla burada dördüncü ve yedinci öncüllerin sonuçlarını sekizinci öncülde tekrarladık ve onun birinci öncülün sonucu olduğunu gösterdik.
Diğer Bir Açılım
- Varlık (mevcut) ya mevcuttur ya da madum.
- Lakin varlık (mevcut) madum değildir. Eğer mevcut madum olursa, bu durum iki çelişiğin ortadan kalkmasını (irtifa) gerektirecektir.
- Dolayısıyla varlık mevcuttur.
- Varlık mevcut olduğuna göre madum değildir. Zira eğer varlık mevcut olmazsa, bu durum iki çelişiğin ortadan kalkmasını gerektirecektir.
Bu burhanda birinci öncül, munfasıla-i hakikiyye olup, onun her iki bileşeni de çelişiktir (nakız). Çelişiklerin bir arada olmalarının (ictima) ya da ortadan kaldırılmalarının (irtifa) muhal olduğu düşünüldüğünde, sonuç almak adına bileşenlerden birinin ya vazedilmesi ve böylece diğer bileşenin ortadan kaldırılması ya da birinin ortadan kaldırılıp diğer bileşeninin sonuç olarak alınması gerekecektir. Birinci bileşenin ortadan kaldırılması şeyin kendisinden olumsuzlanmasını ya da ikinci bileşenin vazı iki çelişiğin ortadan kaldırılmasını gerektireceğinden kaçınılmaz olarak ya birinci bileşenin vazı ya da ikinci bileşenin ortadan kaldırılması gerekecektir. Dolayısıyla bu iki durumdan her biri varlığı sabit kılacaktır.
Allâmenin Argümanının Nazariyelerden Bağımsızlığı
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allâme’nin argümanı hiçbir nazariyeye dayanmamaktadır. Yine aynı şekilde eğer iddia bedihî olur ya da evvelî bedîhî önermelere dayanırsa bunun olumsuzlanmasının paradoksu gerektireceğini de eklemiştik. Paradoksun olumsuzlanması ise aklın bedîhî çıkarımlarımdandır. Dolayısıyla eğer bir kimse Allâme’nin argümanının belli bir nazariyeye dayanmadığını iddia ediyorsa, bu öncüllerden hangisinin özel bir nazariyeye dayandığını ispatlamak zorundadır. Eğer o bu iddiayı olumsuzlarsa, Allâme’nin burhanının –tamamiyeti halinde– bedîhiyât-ı evveliyeye (temel/ilk aksiyomlar) dayanan ilk aklî mesele olmadığını kanıtlamış demektir. Ancak müşahede edildiği üzere onun argümanı ilk açılımda/takrirde ikinci öncülden beşinci öncüle kadar, ikinci açılımda birinci öncülden sekizinci öncüle kadar, sonuncu açılımda ise birinci öncülden dördüncü öncüle kadar hiçbir nazariyeye dayanmamıştır.
Allâme’nin Argümanında “Sıdk” ve “Nefsü’l-Emr” Nazariyeleri
Bize göre Allâme’nin burhanı ve açılımını yaptığımız diğer burhanlar hiçbir bâbda “sıdk” ve “nefsü’l-emr” gibi muteber nazariyelere dayandırılmamış, bu bağlamda itibarları için (bu burhanlara itibar katacak) hiçbir nazariyeye ihtiyaç duyulmamıştır. Burada mezkûr burhanın “sıdk” bâbında bir nazariyeye bağlı olduğu sanılabilir. Öncelikle sıdkın alternatif ve ikinci teoriler değil, mutabakat anlamına geldiğini kabul etmemiz gerekir. Dolayısıyla bu burhanın mutabakattan hangi nazariyeyle uyuştuğunu ortaya çıkarmak için mutabakatın muhtelif nazariyelerini gözden geçirmemiz gerekir. Burada bazı tenkitçilerin[9] karşılaştığı problem, olumsuz (salibe) önermelerin, özellikle “Simurg gerçekten de mevcut değildir” kabilindeki heliyye-i basîtelerin doğruluklarıdır. O öncelikle bir önermenin doğruluğunun “diğer alternatif nazariyeler” değil, “mutabakat” anlamına geldiğini kabul etmektedir. Çünkü ona göre “mutabakat” nazariyeleri bazı durumlarda tamamen merkezcil ve makul görünmektedir. Ancak diğer durumlarda –örneğin olumsuz (selbî) önermeler (özellikle olumsuz heliyye-i basitelerde ya da mevzularında veya mahmullerinde “adem (yokluk)” kavramının geçtiği önermelerde)– durum o kadar da net değildir.[10]