Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân

04 December 2025 56 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 13 / 13

 Birinci âyete göre, teorik aklın (akl-i nazarî) hedefi ve insanın bilme boyutu dikkate alınmıştır. İkinci âyette ise, teorik akla ve insanın bilgi boyutuna dair hedefin; isabetli ilmin ve salih amelin ışığında temin edilebileceği beyan edilmiştir.

 İkinci konu da Allah’ın her varlıktan ve menfaatten zâtî surette ganîliğidir, ki bunlar mümkin varlıklara mahsus durumlardır. Mübarek İbrâhim Sûresi’nde buna şöyle işaret edilmiştir:

“Musa şöyle demişti: “Siz ve yeryüzünde olanların tümü nankörlük etseniz de şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye layık olandır.” (İbrâhîm Sûresi, 8).

Yani tüm mülhidlerin itikadî babtaki küfürleri, onların teorik akıl ve bilgi eksikliğine dönmektedir. Amel sahasındaki küfürleri de pratik aklın (akl-ı amelî) değerlerindeki işlevsizliğe matuftur. Bu durumlar, mutlak anlamda Ganî olan Allah’a hiçbir zarar veremez. O halde eğer Talâk Sûresi’nin son âyetindeki muhteva hasıl olmazsa, Zâriyât Sûresi’nin son bölümünde yer alan mazmun da hasıl olmayacaktır. Allah’ın kendi hedefine ulaşmaktan mahrum kaldığı kesinlikle söylenemez. Dolayısıyla bu açıdan O’nun kemalden yoksun olduğu da iddia edilemez. Bilakis şöyle söylenmelidir: İnsan kötü amelleri sebebiyle kendisinden beklenen kemale erişememektedir.

Bu bölümün sona ermesiyle Kur’ânî tefsir ve aklî ta’lillerin özü aydınlatılmış oldu. Burada bir yandan hilkatin hedefinin, bir yandan da bu bölümün konusunu oluşturan Kur’ân’ın gâyî nizâmının Nehcü’l-Belâğa’da nakledilenler ekseninde ele alınmasıyla yetinilmiştir. Hz. Ali (a.s) Ganî olan fâ’ilin, fiil vasıtasıyla elde edilecek özel bir hedefe ihtiyacının olmadığını şu şekilde açıklamıştır:

“Münezzeh ve Yüce olan Allah, mahlukâtı yarattığında onların itaatine ihtiyacı yoktu ve isyanlarından da emniyette idi. Zira O’na, isyan edenin isyanı zarar vermediği gibi, itaat edenin itaati de fayda vermez.” (a.g.e., 193. Hutbe).

“İtaat” ile kastedilen, fikrî ve amelî itaattir. Nitekim “isyan” ile kastedilen de bu ikisidir. Dolayısıyla, ne isabetli ilim sahibi muvahhidlerin tevhidi, ne de âbidlerin salih ameli olan ibadetleri Allah’a bir fayda sağlar. Aynı şekilde ne mülhidlerin teorik cehaleti (cehl-i nazarî) olan ilhâdı; ne de hüsrana uğramışların kötü amellerinden olan tuğyan ve şirk (cehl-i amelî), Allah’a bir zarar verebilir. Allah’ın fiili bir hedefe matuf olmasına rağmen, fâ’il yani mukaddes ilâhî zât, zâtına eklemlenecek bir hedeften münezzehtir. Nehcü’l-Belâğa’da insanın ve âlemin hedefli bir şekilde yaratıldıklarına dair gelen açıklamalardan biri de şudur:

“Allah sizi abes bir şekilde yaratmamıştır, sizi başıboş bırakmamış ne cehalete ne de körlüğe terk etmemiştir.” (a.g.e., 68. Hutbe).

“Yüce Allah kullarını, kolay olandan yükümlü tuttu, zor olandan yükümlü tutmadı. Aza karşı çok verdi. Zâtı mağlup edilerek kendisine isyan edilemez, zorlanmış olarak kendisine itaat edilmez. Peygamberleri oyun olsun diye göndermedi. Kitaplarını kullarına boş yere indirmedi. Gökleri, Yer’i ve ikisinin arasındakileri batıl olarak yaratmış değildir.” (a.g.e., 78. Mektup).

“Bu, kâirlerin zannıdır.” Dikkat edilmesi gereken şey şudur: Tedvinî Kur’ân’ın gâyî nizâmının; Peygamberlerin gönderilişi ve nurânî sahife ve Kitaplarının nazil edilmesi olduğu bilinmelidir. Onlar birbirlerinin denetleyicisidirler (Müheymin). Hedeflerinin özü iki esas üzere mebnidir. Bunların her biri insan ruhu ve nefsinin boyutlarından bir bölümüne ışık tutar. Birinci hedef, insanın husûlî ve huzûrî boyutl

Önceki Sayfa 11 12 13 Sonraki Sayfa

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar