“O, Evvel ve Âhir’dir; Zâhir ve Bâtın’dır.” (Hadîd Sûresi, 30).
Dolayısıyla âlemde, Sonsuz olan fâ’ilden sadır olacağı farz edilebilen her şey, onun hedefi değil, fiili hükmündedir. Zira o nâ-mütenâhî fâ’il de tüm mâsivânın başlangıcı ve ilk fâ’ilidir. O aynı zamanda Son’dur ve kendisi dışındakilerin ilk gâyî-i bizzâtıdır.
Tekvînî Kur’ân olan varlık nizâmının hedefliliği ve tedvinî âlem niteliğindeki hikmetli Kur’ân’ın da hedef sahibi oluşu, Allah’ın esmâ-i hüsnâsında yer alan iki isim üzerine temellenmiştir:
Bunlardan birincisi; Allah, mutlak surette Ganî’dir. Çünkü hiçbir şeyi kendi eksikliğini gidermek için yapmaz. Zira O bir şeye muhtaç değildir ki, tayin ettiği hedefe ulaşmak vasıtasıyla bu ihtiyacını gidersin! Yine O, kendinden başkasına bir menfaat ulaştırmak maksadıyla da bir fiili yerine getirmez ve başkasına bir fayda eriştirmeyi asıl hedefi olarak tayin etmez. Böyle bir hedefe sahip olmanın gereği; Allah’ın, kendinden başkasına bir fayda/menfaat ulaştırmadığı takdirde, O’nun sonsuz kemallerden bir kemale sahip olmadığı ve kendinden başkasına bu faydayı ulaştırmak suretiyle o kemale nâil olacağı anlamına gelir. Bu varsayım da batıldır. Çünkü mutlak Kemal ve sonsuz fiiliyyet olan Allah için, böyle bir durum tasavvur edilemez. Allah; ilmî, aynî âlemi ve de tekvînî ve tedvinî Kur’ân’ı, kendine bir fayda ve nimet eriştirmek gayesiyle yaratmamıştır. Burada hedef şudur: Fiil vasıtasıyla hasıl olacak hiçbir kemal, fâ’il-i bizzât’a erişemez. Çünkü fâ’il-i bizzât, bizâtihi sonsuz kemaldir.
İkincisi; Allah, Hekîm’dir. Hikmet, hedef, menfaat ve maslahat olmaksızın hiçbir iş yapmaz. Yani onun tüm işleri, hikmetli ve maslahatlıdır. Bu maslahat da fiile yüklenir ve ondan hasıl olur. Böylece Allah’ın mümkin bir varlık olan fiili, layık olduğu kemale erişmiş olur. Allah’ın, esmâ-i hüsnâsındaki bu iki isminden (Ganî ve Hekîm) hasıl olanları toparlayacak olursak;
- Tekvînî ve tedvinî âlem, baştan sona hikmet, maslahat ve hedef sahibidir.
- Hikmet, hedef ve mashatlardan hiçbiri Allah’a matuf değildir. Hatta kendinden başkasına fayda ulaştırmak dahi zâtından hariç bir kemal değildir; bundan dolayı fiili aracılığıyla, zâtı için bir kemal te’min etmesi söz konusu değildir.
- Kudret, fiili yapma veya terk etme iradesi demektir ve Allah’ın zâtının aynıdır. İlâhî ve mukaddes zâttan bir fiilin sadır olması; fiilin lüzumuna ve O’nun mecbur oluşuna delâlet etmez. Dolayısıyla da O’nun ihtiyarına halel getirmez.
- Feyzin devamı, tabiat âleminin kıdeminden (kadîm oluşundan) ayrı bir konudur. Feyz ve fazlın idâme sebebi Allah’tır: “O’nun tüm nimetleri kadimdir; mahluklarının üzerine feyiz ve fazlını devam ettirendir.” Akış ve dönüşümden ibaret olan madde âleminin kıdemi, O’na nispetle hudûs-i zamânî ve hudûs-i zâtîdir (“mahiyet” manasında değil, “hüviyet” manasında) ve O’nun zâtıyla bir arada değildir.
- Allah, Kâdir-i Mutlak olduğundan, hiçbir şahsın ya da kanunun sultası altında değildir ve bunlar O’na hâkim de olamaz. Tıpkı Mutezile’nin düşündüğü gibi, O, hikmetli bir işi icbar vasıtasıyla yapmaz (vâcibun aleyh); bilakis İmâmiyye’nin kabul ettiği üzere, O’ndan sadır olan fiilin hikmetli oluşu icap eder (vâcibun anh).
- İmâmî felsefî tefekkürün, Eş’arî Kelâmı’nın tevehhümlerinden ayrıldığı nokta şu iki esas üzerinedir: Bunlardan birincisi, Eş’arî itikadına göre “hüsun ve kubuh-i aklî” düşüncesi doğru değildir. Ama İmâmiyye felsefesinin aklî esaslarına göre akıl, hüsn ve kubhun idrakinde bağımsızdır. İkincisi ise; Eş’ariyye Kelâmı’nın zannı esasınca Allah’ın fiillerinde hedef yoktur. İmâmiyye’nin aklî felsefesinde ise Allah’ın fiilinin bir hedef sebebiyle sadır olduğu kabul edilir. Bu hedef de ya “bizzat” olmak suretiyle fâ’ilin kendisidir ve fiilin nihâî kemali de fâ’il-i mahz’a ulaşmaktır, ki O, aynı zamanda hedef-i bizzâttır da. Diğeri ise “bi’l-gayr”dır; bu ikinci durumda da kemal, hikmet, maslahat ve menfaat fiile yüklenir ve böylece fiil, kendine mahsus olan kemale erişerek, mümkin varlıkların sınırları içerisinde kendine yer bulur. Eğer fiil hedefine ulaşmazsa, bu durum fâ’ile bir zarar vermez ve O’nun bir şeyden mahrumiyet sebebi olmaz. Zira sonsuz bir fâ’il-i bizzât, mutlak surette ihtiyaç sahibi olmaktan uzaktır.
Hikmetli Kur’ân bu bağlamda iki önemli esasa değinmektedir: İlki, hedef sahibi bir nizâm olan insan ve âlemin kastedildiği tekvini Kur’ân’dır. Diğeri de Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayışıdır. Birinci konunun açıklaması; tekvinî nizâmın yani tekvinî Kur’ân’ın yaratılış gayesi, bir yandan insanın tevhidî marifeti elde etmesidir. Talâk Sûresi’nin sonunda şöyle buyruluyor:
“Allah yedi kat göğü ve Yer’den de bir o kadarını yaratandır. Emir bunların arasında cereyan eder. Allah’ın her şeye kudretinin yettiğini bilmeniz için bu yeter.” (Talâk Sûresi, 12).
Bir yandan da insanın hâlis ibadetini yaratılış sebebi olarak bildirmektedir. Zâriyât Sûresi’nin son bölümünde şöyle buyuruluyor:
“İnsanları ve cinleri yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 56).